Fars Dili ve Edebiyati

• 6/10/2006 - TÜRKİYE ÜNİVERSİTELERİNDE MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ’NİN ES

Kategori: Mevlana

YAZI: Yrd. Doç. Dr. Necip Fazıl DURU

Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî ve adına tesis edilen Mevleviyye tarikati bir çok vechesiyle ilim adamlarına araştırma konusu olmuştur, olmaya devam etmektedir. Mevlevilikle ilgili makaleler ve kitap neşirleri farklı bibliyografik kaynaklarda zaman zaman derlenmiştir. Bu çalışmamızda, Türkiye üniversitelerinde Hz. Mevlânâ’yı ve tarikatini esas alarak hazırlanmış doktora ve yüksek lisans çalışmalarından tamamlanmış olanları bir araya getirdik. Bunun için YÖK Kütüphanesi ve bazı üniversitelerin Sosyal Bilimler Enstitülerinde yerinde yaptığımız taramaların dışında, Üniversitelerde Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları, Üniversitelerde Türk Dili ve Edebiyatı Alanında Yapılan Tezler, Yayınlar Bibliyografyası adlı yayınlarla, üniversitelerin basılı tez kataloglarından istifade ettik.
Şimdiye değin yapılmış 139 adet çalışmayı üç başlık altında topladık. Mevlevi şairler/ yazarlar ve onların eserleri ile ilgili yapılan tezler bölümünde Mevleviliği maruf sanatkarları vermeye çalıştık. Tezlerin konularına ve üniversitelere göre sayısal dağılımı aşağıda gösterilmiştir.
Konularına göre dağılımı:
1. Mevlânâ’nın eserleri ile ilgili ve eserlerinden hareketle yapılmış çalışmalar:
Doktora Tezi: 11
Yüksek Lisans Tezi: 33
2. Mevlevi şairler/yazarlar ve onların eserleri ile ilgili yapılmış çalışmalar:
Doktora Tezi: 27
Yüksek Lisans Tezi: 37
3. Tarikat, musiki, mimari vb. diğer alanlarla ilgili yapılmış çalışmalar:
Doktora Tezi: 5
Yüksek Lisans Tezi: 26
Üniversitelere göre dağılımı:
Selçuk Üniv.: 38, Marmara Üniv.: 18, Ankara Üniv.: 16, Atatürk Üniv.: 13, İstanbul Üniv.: 8, İTÜ; 8, Uludağ Üniv.: 6, Gazi Üniv.: 6, Dokuz Eylül Üniv: 4, Fırat Üniv.: 3, Boğaziçi Üniv.: 3, Sakarya Üniv.: 2, Hacettepe Üniv.: 2, Yüzüncü Yıl Üniv.: 2, Sütçü İmam Üniv.: 2, Ege Üniv.: 2, Süleyman Demirel Üniv.: 1, Pamukkale Üniv.: 1, Akdeniz Üniv.: 1, Trakya Üniv.: 1, Ortadoğu Üniv.: 1, İnönü Üniv.: 1, Erciyes Üniv.: 1

1. MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ İLE İLGİLİ ve ESERLERİNDEN HAREKETLE YAPILMIŞ ÇALIŞMALAR
(Tercümeler, şerhler, vs.)
1.1 Doktora Çalışmaları:
1.1.1 Bir Din Felsefesi Problemi Olarak Mevlânâ’da Tanrı, Erdal Baykan, DT, Selçuk Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. Hüsameddin Erdem)
1.1.2 İ. Hakkı Bursavî ve Rûhu’l-Mesnevîsi: İnceleme-Metin, İsmail Güleç, DT, İstanbul Üniversitesi, 2002, (Danışman: Doç. Dr. M. Yekta Saraç)
1.1.3 Mesnevî Hadisleri (Tesbit-Tahkik), Ali Yardım, DT, Dokuz Eylül Üniversitesi, 1993.
1.1.4 Mesnevî’de Kur’anî Referanslar ve Kur’an Ayetlerine Getirilen İşarî Yorumlar, Halim Gül, Ankara Üniversitesi, 2003, (Danışman: Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu)
1.1.5 Mesnevî’de Mevlânâ’nın Eğitim Anlayışı, Mustafa Usta, Marmara Üniversitesi, 1989, (Danışman: Doç. Dr. Bayraktar Bayraklı)
1.1.6 Mesnevî’de Tasavvuf, Mehmet Bakırcı, DT, Selçuk Üniversitesi, 1988, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Süleyman Toprak)
1.1.7 Mevlânâ ve Kur’an Tefsîri Açısından Mesnevî, Hüseyin Güllüce, DT, Atatürk Üniversitesi, 1998, (Danışman: Prof. Dr. Sadık Kılıç)
1.1.8 Mevlânâ’nın Dini Anlatım Metodu, Safi Arpaguş, DT, Marmara Üniversitesi, 2001, (Danışman: Prof. Dr. Mustafa Tahralı)
1.1.9 Mevlânâ’nın Mesnevîsi’nde Devrin Örf ve Âdetleriyle İlgili Bilgiler, H. Ahmet Sevgi, DT, İstanbul Üniversitesi, 1992, (Danışman: Prof. Dr. Tahsin Yazıcı)
1.1.10 Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Hayvan Hikaye ve Motifleri, Özgün Baykal, Ankara Üniversitesi, DTCF, 1958.
1.1.11 Sarı Abdullah Efendi ve Mesnevi-i Şerif Şerhi, Ülker Aytekin, DT, Marmara Üniversitesi, 2002, (Danışman: Prof. Dr. Mustafa Tahralı)

1.2 Yüksek Lisans Çalışmaları:
1.2.1 Âbidin Paşa (1259/1843-1843/1906)’nın Mesnevî Şerhi ve Tasavvufi Düşünceleri, İsa Çelik, YLT, Atatürk Üniversitesi, 2001, (Danışman: Prof. Dr. Osman Türker)
1.2.2 Âbidin Paşa ve Tercüme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf, Nuri Şimşekler, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1992, (Danışman: Doç. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
1.2.3 Dîvân-ı Kebîr Nüshaları (Tasvir-Mukayese-İndeks), Faruk Alp, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1997, (Danışman: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
1.2.4 Fîhi Mâ Fîh Ekseninde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Tasavvufī Görüşleri, Osman Nuri Küçük, YLT, Atatürk Üniversitesi, 2001, (Danışman: Prof. Dr. Osman Türer)
1.2.5 Hz. Mevlânâ’nın Eserlerinde Şems-i Tebrîzî, Elif Erkan, YLT, Selçuk Üniversitesi, 2003, (Danışman: Prof. Dr. Şerafettin Gölcük)
1.2.6 İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Mesnevî (Birinci cilt), İnceleme-metin, Saliha Baryaman, YLT, Uludağ Üniversitesi, 2000, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Murat Yurtsever)
1.2.7 İsmâil Hakkı Bursevî, Şerhu’l-Mesnevî, III. cilt: Trasnskripsiyonlu Metin, Sabahattin Arslan, YLT, Uludağ Üniversitesi, 2000, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Murat Yurtsever)
1.2.8 Ma’ârif ve Mesnevî Üzerindeki Tesiri, A. Mahbub Seraj, Ankara Üniversitesi, DTCF, 1972.
1.2.9 Mecâlis-i Seb’ada Eğitim, Kemal Yavuz, YLT, Marmara Üniversitesi, 1993, (Danışman: Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı)
1.2.10 Mesnevî Sözlükleri ve Abdullatif bin Abdullah’ın Letâifü’l-Lugât’ı, İbrahim Kunt, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1996, (Danışman: Doç. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
1.2.11 Mesnevî Sözlüklerinden Müşkilât-ı Mesnevî (İnceleme-Tercüme-İndeks), Cesur Sultanoğlu, YLT, Selçuk Üniversitesi, 2001, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler)
1.2.12 Mesnevî’de Mevlânâ’nın Eğitim ve Eğitim Yöneticisine Dair Görüşleriyle Modern Anlayışı Bir Karşılaştırma Denemesi, Ahmet Bayram, YLT, Sakarya Üniversitesi, 2001, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Sait Başer)
1.2.13 Mesnevî’nin Birinci Cildindeki Câriye Hikayesinin Şerhlere Göre Değerlendirilmesi, Abdullah Türkoğlu, YLT, Dokuz Eylül Üniversitesi, 1990, (Danışman: Doç. Dr. Mehmet Demirci)
1.2.14 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Hadisten Referansları, Adem Çatak, YLT, Ankara Üniversitesi, 1994, (Danışman: Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu)
1.2.15 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Kaza-Kader Görüşü, Nurdan Karakaş, YLT, Sakarya Üniversitesi, 2001, (Danışman: Doç. Dr. Hüdaverdi Adam)
1.2.16 Mevlânâ Celâleddin Rumî’de Din ve Toplum, Mustafa Tekin, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1995, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Bünyamin Solmaz)
1.2.17 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sindeki Dini Motiflerin Tesbîti ve Değerlendirilmesi, Gül Özer, YLT, Fırat Üniversitesi, 2002, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Davut Kılıç)
1.2.18 Mevlânâ’da Kadın ve Aile, Fatih Aman, YLT, Uludağ Üniversitesi, 2003, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kurt)
1.2.19 Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr’indeki Büyük Tarihi Olaylar ve Yorumları, İsmail Kalemci, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1990, (Danışman: Prof. Dr. İsmet Kayaoğlu)
1.2.20 Mevlânâ’nın Fîhi Mâ Fih’inde Eğitim ve Öğretim Görüşü, Ahmet Tüccar, YLT, Marmara Üniversitesi, 1992, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Halis Ayhan)
1.2.21 Mevlânâ’nın Mesnevîsi’nde Eğitime İlişkin Bir Yöntem (Örnekle Eğitim), Hasan Çiçek, YLT, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. Necmettin Tozlu)
1.2.22 Mevlânâ’nın Toplum ve Devlet Görüşü, Kadir Çanakçı, YLT, Uludağ Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. İzzet Er)
1.2.23 Mevlânâ’nın Varlık Anlayışı, Harun Turhan, YLT, Uludağ Üniversitesi, 1998, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Aydın)
1.2.24 Mevlânâ’ya Göre Akıl ve Aşk, Nefīse Demir, YLT, Erciyes Üniversitesi, 1995, (Danışman: Dr. Hasan Şahin)
1.2.25 Neş’et Süleyman Efendi (1735-1807): Tercüme-i Şerh-i Dü Beyt-i Mesnevî: İnceleme, Tenkitli Metin, Üzeyir Aslan, YLT, Marmara Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. Tahir Üzgör)
1.2.26 13. Asrın Sosyal ve Kültürel Yapısında Hz. Mevlânâ’nın Yeri, Ahmer Şeref Ceran, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1987, (Danışman: Prof. Dr. Mehmet Aydın)
1.2.27 Rûhu’l-Mesnevî, İsmail Hakkı Bursevî (İkinci cilt 1b-99b arası) İnceleme-metin, Mustafa Efe, YLT, Uludağ Üniversitesi, 2002, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Murat Yurtsever)
1.2.28 Rûhu’l-Mesnevî’deki Metot ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beyti, Muti Akkoyun, YLT, Marmara Üniversitesi, 1985, (Danışman: Dr. M. Saim Yeprem)
1.2.29 Rusûhî İsmail Efendi ve Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Ömer Bektaş, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1993, (Danışman: Doç. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
1.2.30 Sarı Abdullah Efendi ve Şerh-i Mesnevî (Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî), Selahattin Durgun, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1993, (Danışman: Doç. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
1.2.31 Sürûrî’nin Mesnevî Şerhi (Tanıtım-İndeks, Tenkitli Metin), (v.1b-40a), Orhan Baştürk, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1997, (Danışman: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
1.2.32 Şerh-i Cezîre-i Mesnevî: İnceleme-Transkripsiyonlu Metin-İndeks, Mahmud Arslantürk, YLT, K. Sütçü İmam Üniversitesi, 1996, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Muhsin Kalkışım)
1.2.33 Türk Edebiyatında Mesnevî Şerhleri ve İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Mesnevî’si, İstanbul Üniversitesi, (Danışman: Doç. Dr. Yekta Saraç)

1. MEVLEVÎ ŞAİRLER/YAZARLAR VE ONLARIN ESERLERİ İLE İLGİLİ YAPILMIŞ ÇALIŞMALAR
2.1 Doktora Çalışmaları:
2.1.1 Aşkî: Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Dîvân’ı, İskender Pala, DT, İstanbul Üniversitesi, 1983, (Danışman: Prof. Dr. Ali Alparslan)
2.1.2 Birrî Mehmed Dede(Magnisalı) : Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Rasih Erkul, DT, Selçuk Üniversitesi, 1992, (Danışman: Doç. Dr. Gönül Ayan)
2.1.3 Eski Türk Edebiyatında Mevlevîlik Etkisi ve Mevlevî Şairler, Nilgün Açık, DT, Gazi Üniversitesi, 2002, (Danışman: Prof. Dr. Mustafa İsen)
2.1.4 Esrâr Dede: Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Dîvân’ının Karşılaştırmalı Metni, Hasan Ali Kasır, DT, Atatürk Üniversitesi, 1996, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Turgut Karabey)
2.1.5 Esrâr Dede: Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye, İlhan Genç, DT, Atatürk Üniversitesi, 1986, (Danışman: Prof. Dr. Haluk İpekten)
2.1.6 Farsça-Türkçe Manzum Sözlükler ve Şâhidî’nin Sözlüğü: İnceleme-Metin, Ahmet Hilmi İmamoğlu, DT, Atatürk Üniversitesi, 1993, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Turgut Karabey)
2.1.7 Fasîh Ahmed Dede, Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Dîvân’ının Tenkidli Metni (2 cilt), Mustafa Çıpan, DT, Selçuk Üniversitesi, 1991, (Danışman: Doç. Dr. Gönül Ayan)
2.1.8 İsmâil-i Ankaravî’nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Erhan Yetik, DT, Marmara Üniversitesi, 1985, (Danışman: Prof. Dr. Salih Tuğ)
2.1.9 Keçeci-zâde İzzet Molla’nın Mihnet-Keşân’ı ve Tahlili, Ali Emre Özyıldırım, DT, Ankara Üniversitesi, 2002, (Danışman: Prof. Dr. İsmail Ünver)
2.1.10 Mevlevî, Bektâşî, Bayramî Tarîkatlerine Bağlı Dört Evliyâ Menâkıpnâmesi Üzerine Bir İnceleme, Zeynep Sabuncu, DT, Boğaziçi Üniversitesi, 1989, (Danışman: Prof. Dr. Günay Kut)
2.1.11 Mevlevî Şairlerin Şiirlerinde Mevlevîlik Unsurları, Necip Fazıl Duru, DT, Gazi Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. Cemâl Kurnaz)
2.1.12 Mezâkî: Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Ahmet Mermer, DT, Selçuk Üniversitesi, 1988, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Ayan)
2.1.13 Mu’inî’nin Mesnevî-i Murâdiyye’si, Kemal Yavuz, DT, İstanbul Üniversitesi, 1982.
2.1.14 Nahîfî Süleyman Efendi: Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni (2 cilt), A. İrfan Aypay, DT, Selçuk Üniversitesi, 1992, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Ayan)
2.1.15 Nâyî Osman Dede: Hayatı, Sanatı, Eserleri ve Ravzatü’l-İ’câz fi’l- Mu’cizâti’l-Mümtâz’ı, Müjgan Çakır, DT, Marmara Üniversitesi, 1998, (Danışman: Prof. Dr. Tahir Üzgör)
2.1.16 Nesîb Dede: Hayatı, Eserleri, Dîvân’ı ile Rişte-i Cevâhir’in Tenkidli Metni, A. Selahattin Hidayetoğlu, DT, Selçuk Üniversitesi, 1996, (Danışman: Doç. Dr. Ahmet Sevgi)
2.1.17 Neşatî Dîvân’ının Tahlili, Ömer Savran, DT, Pamukkale Üniversitesi, 2003, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Saadet Köse)
2.1.18 Sabûhî Şeyh Ahmed Dede: Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Türkçe Dîvân’ının Tenkidli Metni, Mehmet Sarı, DT, Gazi Üniversitesi, 1992, (Danışman: Doç. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu)
2.1.19 Sâkıb Mustafa Dede: Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Ahmet Arı, DT, Selçuk Üniversitesi, 1994, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Ayan)
2.1.20 Sultan Veled ve Rebab-nâme, Veyis Değirmençay, DT, Atatürk Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. Saime İnal Savi)
2.1.21 Şâhidî İbrahim Dede’nin Gülşen-i Esrâr’ı (Tenkitli Metin-Tahlil), Nuri Şimşekler, DT, Selçuk Üniversitesi, 1998, (Danışman: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu, Doğu Dilleri ve Edebiyatları)
2.1.22 Şeyh Gâlib Divân’ı, Abdülkadir Gürer, DT, Ankara Üniversitesi, 1994, (Danışman: Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu)
2.1.23 Şeyh Gâlib Dîvân’ı, M. Muhsin Kalkışım, DT, İstanbul Üniversitesi, 1992, (Danışman: Prof. Dr. Kemal Yavuz)
2.1.24 Şeyh Gâlib’in Dîvân’ı ile Hüsn ü Aşk’ındaki Tasavvufî Unsurlar, Naci Okçu, DT, Atatürk Üniversitesi, 1978, (Danışman:
2.1.25 Şeyh Gâlib: Eserlerinin Dil ve Sanat Değeri, Sedit Yüksel, DT, Ankara Üniversitesi, 1954.
2.1.26 Ulu Ârif Çelebi ve Dîvân’ının (Farsça) Tenkidli Metni, Mehmet Vanlıoğlu, DT, Atatürk Üniversitesi, 1991, (Danışman: Prof. Dr. M. Nazif Şahinoğlu)
2.1.27 Yenişehirli Avnî Dîvân’ının Tahlili: Tenkidli Metin, Encümen-i Şuarâ’dan Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatına Geçiş, Lokman Turan, DT, Atatürk Üniversitesi, 1999, (Danışman: Doç. Dr. Ahmet Kırkkılıç)
2.2 Yüksek Lisans Çalışmaları:
2.2.1 Abdulbâki Nâsır Dede: Dîvân’ı, Giriş-Metin, İndeks, Melek Bıyık, Marmara Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. Orhan Bilgin)
2.2.2 Abdulbâki Nâsır Dede ve Tedkîk ü Tahkîk, Fatma Adile Aksu, YLT, Marmara Üniversitesi, 1988, (Danışman:
2.2.3 Ahmet Remzi Akyürek: Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Ahmet Cahid Haksever, YLT, Ankara Üniversitesi, 1999, (Danışman: Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu)
2.2.4 Ankaravî İsmâil Rusûhî ve İzâhü’l-Hikem Adlı Eseri, Veli Saylam, YLT, Marmara Üniversitesi, 1990, (Danışman: Prof. Dr. Bekir Karlığa)
2.2.5 Ankaravî’nin Nakşü’l-Füsûs Tercümesi ve İshak ve Yûsuf Fas’larının Yorumları, Necdet Okumuş, YLT, Dokuz Eylül Üniversitesi, 1990, (Danışman: Doç. Dr. Mehmet Demirci)
2.2.6 Aşkî Dîvânı: İnceleme-Metin, Nurcan Boşdurmaz, YLT, Boğaziçi Üniversitesi, 2000, (Danışman: Doç. Dr. Zehra Toska)
2.2.7 Cevrî Dîvân’ındaki Tarihî ve Efsânevî Unsurların Tespiti ve İşlenişi, Ömer İnce, YLT, Dokuz Eylül Üniversitesi, 1992, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. İlhan Genç)
2.2.8 Cevrî’nin Aynü’l-Füyûz, Tenkidli Metni ve İnceleme, Selahattin Hidayetoğlu, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1986, (Danışman:
2.2.9 Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik Üzerine Araştırma Yapan İlim Adamları ve Feridun Nafiz Uzluk, Sinan Taşdelen, YLT, Selçuk Üniversitesi, 2001, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Yakup Şafak)
2.2.10 Eflâkî’de Kültür ve Sanat: Fiziki Çevre ve Sanatlar, İlknur Erbaş, YLT, Akdeniz Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. Selçuk Mülayim)
2.2.11 Enîsî Receb Dede: Hayatı, Eserleri, Dîvân’ı, YLT, Marmara Üniversitesi, 1990, (Danışman: Doç. Dr. Orhan Bilgin)
2.2.12 Esrâr Dede’nin Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyyesi, N. Kemal Aras, YLT, Ankara Üniversitesi, 1987, (Danışman: Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu)
2.2.13 Fedâyî Dede, Mantık-ı Esrâr, Tenkidli Metni, İnceleme, Tacettin Şimşek, YLT, Atatürk Üniversitesi, 1993.
2.2.14 Hüsn ü Aşk (Tahlil), Ahmet Yenikale, YLT, K. Sütçü İmam Üniversitesi, 1996, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Muhsin Kalkışım)
2.2.15 Keçeci-zâde İzzet Molla ve Mihnet-Keşân Üzerine Bir Araştırma, Ramazan Korkmaz, YLT, Fırat Üniversitesi, 1989, (Danışman: Doç. Dr. Tuncer Gülensoy)
2.2.16 Keçeci-zâde İzzet Molla ve Şiiri, İbrahim Bülbül, YLT, Gazi Üniversitesi, 1988, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Alemdar Yalçın)
2.2.17 Keçeci-zâde İzzet Molla’nın Islâh-ı Nizâm-ı Devlete Dair Risale Adlı Eserinin Transkripsiyonu ve Edisyon Kritiği, Lütfi Doğan, YLT, İstanbul Üniversitesi, 2000, (Danışman: Prof. Dr. Kemal Beydilli)
2.2.18 Kösec Ahmed et-Trabzonî ve Silsiletü’l-Hâcegân fî Adâbi Ubûdiyyeti’l-A’yân Adlı Eseri, Abdülbaki Uysal, YLT, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, 2000, (Danışman: Dr. Abdülhakim Yüce)
2.2.19 Makâlât’a Göre Şemsü’d-dîn Tebrîzî, Yücel Tankaya, Ankara Üniversitesi, DTCF, 1971.
2.2.20 Mecmû’atü’t-Tevârîhü’l- Mevleviyye’nin Neşri ve Tanıtımı, Cem Zorlu, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1992, (Danışman: Prof. Dr. İsmet Kayaoğlu)
2.2.21 Mesnevî-hân Mehmed Es’ad Dede’nin Ziya’ul-Kulûb Tercümesi, Adnan Kaya, YLTi 2003, Marmara Üniversitesi, (Danışman: Prof. Dr. Mustafa Tahralı)
2.2.22 Mevlânâ Müzesi, Müzelik Yazma Eserler Kataloğu cilt: 1-2, Osman Siviloğlu, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1994, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Ayan)
2.2.23 Mevlânâ ve Mevlevîlikle İlgili Eski Harfli Türkçe Eserler ve Müellifleri, Ali Temizel, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1996, (Danışman: Doç. Dr. Adnan Karaismailoğlu)
2.2.24 Muğlalı İbrahim Şâhidî: Hayatı, Edebî Şahsiyeti, Eserleri ve Gülşen-i Vahdet (Tenkidli Metni), Mustafa Çıpan, YLT, Gazi Üniversitesi, 1985, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu)
2.2.25 Neşâtî Dîvân’ı, Mahmut Kaplan, YLT, Ankara Üniversitesi, 1981, (Danışman: Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu)
2.2.26 Neşâtî’nin Şerh-i Kasâid-i Örfî’si, Şengül Toprak, YLT, Ege Üniversitesi, 1998, (Danışman: Prof. Dr. Tunca Kortantamer)
2.2.27 Neyyir Abdu’l-halîm Dede, Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Melek Altunel, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1995, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Mustafa Çıpan)
2.2.28 XVII. asır şairlerinden Neşâtî: Hayatı, Edebî Kişiliği ve Hilye-i Enbiyâsı, Bayram Ali Kaya, YLT, Trakya Üniversitesi, 1991, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Kāşif Yılmaz)
2.2.29 Recep Enîs Dede: Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Halil Güntan, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1990, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Gönül Ayan)
2.2.30 Sâbir Mehmed Dede: Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Necip Fazıl Duru, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1994, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Mustafa Çıpan)
2.2.31 Sâhib Dede: Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, Mahmut Büyüktosunoğlu, YLT, Selçuk Üniversitesi, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Ayan)
2.2.32 Şeyh Gâlib’de Tasavvuf ve Hüsn ü Aşk, Hayriye Cengiz, YLT, Selçuk Üniversitesi, 2000, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Durmuş Özbek)
2.2.33 Şeyh Gâlib’in Tarih Manzûmeleri (İnceleme-Metin), Muhsin Macit, Atatürk Üniversitesi, YLT, 1989, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Turgut Karabey)
2.2.34 Şeyh İsmail-i Ankaravî’nin Miftâhü’l-Belâğa ve Misbâhü’l-Fesâha’sı, Fatih Ülken, YLT, Ege Üniversitesi, 1990, (Danışman: Prof. Dr. Tunca Kortantamer)
2.2.35 Tâhirü’l-Mevlevî (Olgun) Hayatı, Eserleri ve Dinî Edebiyatla İlgili Şiirleri, Zülfikar Güngör, YLT, Ankara Üniversitesi, 1994, (Danışman: Dr. Ali Yılmaz)
2.2.36 Tokatlı Kânî Dîvân’ının Tenkitli Metni: Hayatı, Kişiliği, Vazifeleri, Eserleri, Dili, Sanatı ve Üslûbu, Muhittin Eliaçık, YLT, İstanbul Üniversitesi, 1992, (Danışman: Prof. Dr. Kemal Yavuz)
2.2.37 Veled Çelebi, Türk Diline Medhal, (İnceleme-Metin-Dizin), Süleyman Efendioğlu, YLT, Atatürk Üniversitesi, 2000, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Avni Gözütok)

1. TARÎKAT, MÛSİKÎ, MİMÂRÎ VE DİĞER ALANLARLA İLE İLGİLİ YAPILMIŞ ÇALIŞMALAR
3.1. Doktora Çalışmaları:
3.1.1. Ankara’da Bir Mevlevî Topluluğu (Din Sosyolojisi Açısından Bir İnceleme), Gülay Cezayirli, DT, Ankara Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. Münir Koştaş)
3.1.2 İç Anadolu Bölgesindeki Mevlevî Mezar Taşlarında Görülen Dekoratif Sanatlar ve Semboller, Naci Bakırcı, DT, Selçuk Üniversitesi, 1999, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Fevzi Günüç)
3.1.3 Mevlevîliğin Türk Plastik Sanatlarına Etkileri, Hamit Abraş, DT, Gazi Üniversitesi, 1997, (Danışman: Prof. Dr. Hakkı Acun)
3.1.4 XIX. Asırda Mevlevîlik ve Mevlevîler, Sezai Küçük, DT, Marmara Üniversitesi, 2000, (Danışman: Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz)
3.1.5 Türkiye Mevlevîhânelerinin Mimârî Özellikleri (3 cilt), Barihüdâ Tanrıkorur, DT, Selçuk Üniversitesi, 2000, (Danışman: Prof. Dr. M. Baha Tanman)
3.2 Yüksek Lisans Çalışmaları:
3.2.1 Anadolu Selçuklu Devleti’nin Siyasi ve Sosyal Yapısı Üzerine Bir İnceleme (Menâkıbu’l-Ârifīn’e Göre), Vahap Aktaş, YLT, Fırat Üniversitesi, 2000, (Danışman: Doç. Dr. Muhammet Beşir Aşan)
3.2.2 Bazı Mevlevî Âyinleri ve Nâyî Osman Dede, Enver Etik, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1987, (Danışman: Prof. Dr. Hüseyin Ayan)
3.2.3 Bektaşî ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında İslam’da Kadın Kurgusunun Parçalanması, Elif Bilgin, YLT, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. İsenbike Togan)
3.2.4 Çankırı Mevlevîhânesi (Konya Mevlânâ Müzesi Arşivi’nde 69, 70 nolu Zarflardaki Belgelere Göre), Ferudun Ata, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1995, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Yusuf Küçükdağ)
3.2.5 Dinî Musikîde Değişik Bestekârlara Ait 8 Âyîn-i Şerîf’in İncelenmesi, Nazire Yağız, YLT, İstanbul Teknik Üniversitesi, 1995, (Danışman: Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça)
3.2.6 Geç onsekizinci ve erken ondokuzuncu yüzyıllarda Mevlevî tarikati ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler, (Özgün dili: The Relationship between the Mevlevi order and the Otoman state in the late eighteenth and early nineteenth centuries), Yasemin Bozoğlu Erdinç, YLT, Boğaziçi Üniversitesi, 2002, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Hakan Erdem)
3.2.7 Hamamî-zâde İsmail Dede Efendi’nin Hayatı ve Dinî Eserleri, İbrahim Şimşek, Süleyman Demirel Üniversitesi, 1999, (Danışman: Dr. Ayhan Altınkuşları)
3.2.8 İsmâil-i Ankaravî’nin Hüccetü’s-semâ’ Adlı Eserine Göre Mûsikî Anlayışı, Bayram Akdoğan, YLT, Ankara Üniversitesi, 1991, (Danışman: Dr. Ruhi Kalender)
3.2.9 İstanbul Mevlevî-hânelerindeki Musikîşinas Şeyhler, Ünzile Çuhadar, YLT, Marmara Üniversitesi, 1999, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Nuri Özcan)
3.2.10 Konya Mevlevî Dergâhı’ndan Mevlânâ Müzesi’ne Nakledilen Türk Kumaşları, Naci Bakırcı, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1991, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Yaşar Erdemir)
3.2.11 Mevlânâ Dergâhı Vakfiyelerinden Âbid Çelebi ve Veled Bekir Vakfiyeleri, Yusuf Küçükdağ, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1986, (Danışman: Doç. Dr. Mikail Bayram)
3.2.12 Mevlânâ Manzumesi Kubbe-i Hadrâ’nın Kalemişleri, Fevzi Günüç, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1987, (Danışman: Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı)
3.2.13 Mevlânâ’nın Tanıtım Faaliyetlerinin Grafiksel Açıdan İncelenmesi (Cumhuriyet Dönemi), Fehmi Kolcal, YLT, İnönü Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. Yüksel Bingöl)
3.2.14 Mevlevî Âyinlerinde Kullanılan Usuller ve Kullanılış Sebepleri, Nermin Gültek, Sanatta Yeterlilik, İstanbul Teknik Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. Nevzat Atlığ)
3.2.15 Mevlevîlikte Müzik Felsefesi, Yalçın Çetinkaya, Sanatta Yeterlilik, İstanbul Teknik Üniversitesi, 2000, (Danışman: Prof. Dr. Nevzat Atlığ)
3.2.16 Nâyî Osman Dede’nin Hayatı ve Âyîn-i Şerif’lerinin Usul, Güfte ve Müzikal Açıdan İncelenmesi, Nalan Özyasan, YLT, İstanbul Teknik Üniversitesi, 2001, (Danışman: Prof. Dr. Nevzat Atlığ)
3.2.17 Nâyî Osman Dede’nin Mi’râciye’sinin Türk Musikîsindeki Yeri, Bahri Güngördü, YLT, İstanbul Teknik Üniversitesi, 1993, (Danışman: Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça)
3.2.18 Neyzen Emin (Dede) Efendi Hayatı, Sanatı, Eserleri ve Musikîmizdeki Etkileri, Bülend Çeviksever, YLT, İstanbul Teknik Üniversitesi, 1995, (Danışman: Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça)
3.2.19 XIX. Yüzyıla Kadar Bestelenmiş Mevlevî Âyinlerinin Müzikal Analizi, Didem Başar, YLT, Marmara Üniversitesi, 1999, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Nuri Özcan)
3.2.20 Osmanlı Devleti’nde Mevlevî Tarîkati’nin Klasik Öncesi Dönemi (13-17. yüzyıl), Goncagül Erdoğdu, YLT, Hacettepe Üniversitesi, 1999, (Danışman: Prof. Dr. A. Yaşar Ocak)
3.2.21 Tarikat Sanatında Başlık Sembolizmi (Mevlevîlerde ve Bektaşîlerde), Lale Görünür, YLT, İstanbul Teknik Üniversitesi, 1996, (Danışman: Prof. Dr. Semra Ögel)
3.2.22 Tasavvuf ve Müzik-Mevlevî ve Bektaşilikte Semâ, İlker Evrim Binbaş, YLT, Hacettepe Üniversitesi, 1997, (Danışman: Prof. Dr. A. Yaşar Ocak)
3.2.23 Tekke Mîmârîsi ev Anadolu Mevlevîhânelerinin Mîmârî Fonksiyon Analizi Üzerine Bir Deneme, Ş. Barihuda Tanrıkorur, YLT, Ankara Üniversitesi, 1988.
3.2.24 Üç Semâ’ ve Devrân Risalesi, Mustafa Demirci, YLT, Marmara Üniversitesi, 1997, (Danışman: Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz)
3.2.25 Yersel Fotogrametrinin Mimarlık Fotogramisine Uygulanması ve Mevlâna Müzesi Örneği, Özgen Çorumluoğlu, YLT, Selçuk Üniversitesi, 1991, (Danışman: Prof. Dr. Abbas Barışkaner)
3.2.26 Zekai Dede Efendi’ye Ait Mevlevî Âyîn-i Şerîf’lerin Makam, Usul ve Güfte Yönünden İncelenmesi, Neşe Yeşim Altınel, YLT, İstanbul Teknik Üniversitesi, 1997, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Fatma Gökdel)
2.2.2

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 7/8/2006 - MEVLANA'NIN NEYNAME'Sİ (ŞİİR ÇEVİRİ VE ŞERH)

Kategori: Mevlana

 Çeviri ve Şerh : Kaan Dilek 

1.Dinle bu neyi, şikâyet ediyor
Ney ayrılıkların hikâyesini anlatıyor

Mesnevi’nin ilk beytinde yer alan, bir çoklarının çeşitli yorumlar yaptığı ve Mevlânâ’nın bizden dinlememizi istediği Ney hakkında en uygun yorumlardan birisi kuşkusuz “Neyin hakiki manada kamıştan yapılmış bir ney ve mecazi olarak da Mevlânâ’nın kendisinin” olduğudur. Ama bu yorumu ele almadan önce Neyle ilgili yapılmış yorumlara yer vermek, başka yorumları incelemek yerinde olacaktır.

Molla Hadi Sebzvarî, Molla Abdurrahman Camî ve diğer alimler Mesnevi’yle ilgili şerhlerinde Mevlânâ’nın neyden kastının insanın mutlak kutsi ruhu olduğunu bazı ayetleri de delil getirerek yorumlamaktadırlar. Bu yorumlara göre kutsi ruhun Hicr sûresinin 29. ayeti “وَ نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي ”(..Ona ruhumdan üflediğimde) ve İsrâ sûresinin 85. ayetinde geçen “قُلِ اَلرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي ”(..De ki: Ruh Rabbimin emrindendir..) ruha istinat edildiği düşünülür. Ruhun mücerret alemin parçası olduğu ama tabiat alemine gelerek burada zahil olduğu (nesneleştiği) söylenmekte ve nesnel dünyanın içinde yer alan insan ruhu kendi vatanını arzulamaktadır.

Yine bazıları Ney’den kastedilenin hakikat-i Muhammedi yada Kalem olduğu yorumlarını yapmışlardır. Genel olarak Ney ilgili yapılan yorumları şu başlıklar altında toplayabiliriz:

1.Ney için insan-i kâmil olduğu yorumu da yapılmıştır. Ama buna itiraz olarak insan-i kâmil nefsinin belalarından arınmış birisi olarak maşukundan ayrı değil vuslata ulaşmış durumda olacağı ve beyitte geçen şikâyet etmenin bu duruma uygun olmayacağı söylenmiştir. Bu konuyla ilgili oldukça geniş şerhler yapılmıştır. Ama bu şerhler özetle şunu anlatmaktadır ki seyr-i ilallah mertebesi arifler için sınırlıdır. Yani bu seyrin makam ve menzilleri sonsuz değildir ve sınırlıdır. Ama seyr-i fillah mertebesinde menziller sınırlı değildir. Çünkü Allah sınırsız ve sonsuzdur. İnsan-i kâmil eğer seyr-i fillah mertebesinde ise ve ney olarak teşbih edildiyse beyitte geçen şikâyet ve hikâyet etme durumu bu makamda olan bir insan için uygun olmamaktadır. O zaman neyin insan-i kâmil olarak yorumlanması bazı çelişkileri içermektedir.

2.Ney yukarıda da bahsettiğimiz gibi kutsi ruh veya nefs-i natıka olarak da yorumlanmıştır. Kendi aleminden koparılmış ruh insan bedeninde ki tutsaklığında vatanına olan özlemle, ayrılığın hasretiyle sızlanmakta, vatanına geri dönme iştiyakıyla acı çekmektedir. İkinci beyitte geçen Neyistan(sazlık) sözüyle ise bu ruhun vatanına işaret edildiği söylenmiştir.

3.Ney için Kalem Ney’den kinayeyle Kalem olduğu yorumu da yapılmıştır. Burada Kalem Levh karşılığında düşünülmüştür.

4.Ayrıca Ney için Levh ve Kalemle birlik içinde olan hakikat-i Muhammedi olduğu yorumu yapılmıştır. Çünkü Mesnevi Dinle diyerek başlamakta ve Kur’ân’da ise İkra(oku) emriyle Hz. Muhammed muhatap alınmaktadır. Mevlânâ eserinde tamamen İslam maarifine yer vermesi konuları seçiş ve eserinin takip ettiği üslup nedeniyle Kur’ân’dan ilham alması sonucu böyle bir yorum da yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in A’raf sûresinin 204. ayeti “وَ إِذا قُرِئَ اَلْقُرْءانُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَ أَنْصِتُوا ”(Kur’ân okunurken onu dinleyin ve susun…) esas alınarak ve daha sonra ki Mesnevi nüshalarında ilk beytin “بشنو اين ني چون حكايت مي‌كند” (Dinle bu neyi anlattığında) gibi değişik versiyonu böyle yorumların yapılmasına neden olmuştur. Ama bizim esas aldığımız ve nüshalar içinde en sahih nüsha olan Konya nüshasında ki ilk beyti İsmail Ankaravî ve Yusuf bin Ahmed Mevlevî gibi şahıslar da daha doğru bulmuşlar ve kullanmışlardır. Ayrıca “dinle bu neyi” derken işaret sıfatı olarak bu kullanılması bütün bu kabilden yorumları boşa çıkarır niteliktedir.

Neyin Mevlânâ’nın kendisi olduğu yorumları da yapılmıştır. Mevlânâ kendisinden temizlenmiş, aşk ve maşukun ihtiyarında içi boş bir ney gibidir. Nasıl ki ney kendiliğinden sese sahip değilse Mevlânâ’da aşkın elinde onun sesinden başka sese sahip değildir. Bu maşuk ister Hakk’ın kendisi, Şems yada Hüsameddin Çelebi veya bir başkası olsun, bunlar Mevlânâ’ya göre Hakk’tan ayrı olmadığı için bu dilinden dökülen sözler Onun eseridir. Mevlânâ ilk olarak Şems’in cezbesine kapılmış ve o güne kadar şiir için açılmayan ağzı, alemi kavuracak manzum eserlere sahiplik etmiştir. Aşkın elinde tutsak olan Mevlânâ içi boş ney gibi aşkın sözlerinin tercümanı olmuştur. Onun söylediği her söz ister ayrılık acısıyla söylenmiş sözler, isterse kavuşma derdiyle yanan bir ruhun isyanı olsun, aşkın ve maşukun taliminden başka bir şey değildir. Rivayetler esasında bildiğimiz gibi Mevlânâ diğer şairlerin yaptığı gibi Mesnevi’yi yazarak üzerinde düşünerek meydana getirmiş değildir. İçinden geldiği gibi hiçbir şairlik meşki olmadan 14 yıl boyunca bu beyitleri söylemiş ve Hüsameddin Çelebi kaleme almıştır.

Neyin hakiki manada sazlıktan koparılan içi boş kamış olduğu yorumu bize en uygun gelen yorumdur. Çünkü bildiğimiz gibi Mevlânâ kendisi aynı zamanda musikî ehli bir zattır. Musikî aletlerini tanımakta ve musikî meşreb bir şahıstır. Ayrıca o Divan-ı Kebir’i başta olmak üzere bir çok eserinde defalarca ney temsili kullanılmıştır. Diğer musikî aletlerinden çeng, ribab, tef, davul vb. musikî aletleri defalarca şiirlerinde yer almıştır. Divan-ı Kebir’de özellikle ney bir çok beyitte uzunca betimlenmiştir. Bütün bunların ışığında ve beyitte ki mana göz önüne alınırsa Ney’den kastın içi boş, üflenerek ses çıkarılan musikî aleti olduğu ve mecaz olarak da Mevlânâ’nın bu eserde ney tarafından temsil edildiği düşünülmektedir.

Bu yorumla ilk beyti anlamlandırırsak, Mevlânâ, dinle bu neyi şikâyet ettiğinde, ayrılıkları anlattığında derken kendisinin dilinden dökülen şikâyetler olduğunu ve bir hikâyenin anlatıldığını söylemektedir. Ama eğer Mevlânâ’nın dilinden dökülen sözler ona ait değilse ve o bir ney gibi içi boş, bir üfleyeni olmadığı sürece sessiz duran bir nesne gibiyse, peki Mevlânâ’nın dilinden şikâyet eden ve hikâyeleri anlatan nedir veya kimdir? Eğer onu söyleten tutulduğu aşk veya maşukuysa demek ki hem şikâyetçi hem de hikâyeci aşk yada maşuk olacaktır. Peki aşk yada maşuk onun dilinden neden şikâyet ediyor ve neyin hikâyesini anlatmak istemiştir? Ve Mevlânâ bu durumda hangi konumda yer almaktadır? Sufi şairlerin hemen hemen hepsinin bahsettiği bu durum insana daha içsel bir benliğin haberini vermektedir. Yunus’un da “bir ben var bende benden içeri” dediği gibi Mevlânâ da daha içsel bir varlığın içinde konuştuğunu, onun bütün azalarına hakim olduğunu ve hayatına bu varlığın yön verdiğini anlatmak istemektedir. Yine bütün ariflerde olduğu gibi bu durumu anlatmak onlar için zor olmuş ve her defasında bu sözlerimiz anlaşılmaz denilerek üzerinde durulmamıştır. Çünkü Mevlânâ’da eserinin başında dinle diyerek başlamış ama birkaç beyitten sonra “pişmişlerin halinden anlamaz ham, sözü uzatmayalım artık, vesselam” dediği beytiyle söylenecek şeylerin muhatabının bulunmadığını ilan etmiştir. Ayrıca Mevlânâ’nın insanı ney’e teşbih etmesi edebi açıdan da oldukça yerinde ve güzel bir teşbihtir. Öyle ki Ney sazlıktan koparılarak saz haline getirilmekte ve insan da asli aleminden tabiat alemine gelerek onun gibi bir ayrılığı yaşamaktadır. Ney içi boş başkası tarafından üflenerek ses çıkaran bir alettir ve insan da onun gibi toplumsal hayatta devamlı çeşitli muharriklerin etkisinde hareket etmekte, sesi o muharriklerin sesi olmaktadır. Eğer insan Mevlânâ’nın da dediği gibi aşk ve maşukunun yörüngesine girdiyse sesi onun sesi olacak ve hayatı tamamen onun istekleriyle gerçekleşecektir. Neyi üfleyen kimse neyden çıkan sesin sahibidir ve insan hal, hareket ve sesiyle yörüngesinde olduğu düşünce ve şahsın eseridir. Bu noktada Mevlânâ’ya göre insanı kontrol altına alan iki ses vardır: Birinci ses ve hakikat olan bu ses Hakk’ın sesidir. İkinci ses ise tabii alemde yer alan insanın heva ve nefsinin arzularının sesidir. İnsan seçeceği yolla hangi sese tabi olacağını belirler.

2.Beni ki sazlıktan kopardılar
Feryadımla erkek kadın hepsi ağladılar

Bu beyitte kullanılan “نيستان”(neyistan-sazlık) ve “نفير”(nefir-feryat etmek, ağlamak vb.) sözler üzerinde yorumlar yapılmıştır. Abdurrahman Camî(Molla Camî) ve onun devamcıları olan bazı şarihler neyistan sözünden kastın ilk gayb alemi-ilk tayin yeri olduğu yorumunu benimsemişlerdir. Nefir sözü Farsça feryat etmek, bağışlanma isteyen şahsın durumu vb. anlamları taşırken, aynı zamanda musikî üstatlarının bir ney şekline verdikleri isim ve neyin deliklerinden çıkan bir tür sesin adıdır. İkinci mısrada geçen Kadın ve Erkek sözleri de çeşitli yorumlara tabi tutulmuştur. Erkek sözünden kastın varlığın, Allah’ın güzel isimlerinde geçen isimlerdeki failiyet durumu ve kadın sözündeki kastın ise bu esma-i hüsna’da geçen failiyetin varlıktaki infiali durumu olduğu yorumları yapılmıştır. Bu beyitte mana oldukça açıktır. Ney sazlıktan koparılmış ve diğer neylerden ayrı kaldığı için acı ve sızı içindedir. Diğer neylerde onun bu ayrılığından üzüntülüdür. Mecazi manada ise insan kendi asli vatanından ayrı düşmüştür. Onun gibi bu ayrılığın gerçeğini derk eden her insan, ister kadın olsun isterse erkek olsun bu ayrılığın ıstırabıyla feryat etmekte ve kavuşma gününün ümidini taşımaktadır.

3.Ayrılıkları bilen parça parça sine isterim
Ta (kavuşma) iştiyakımın şerhini anlatayım

İlmi ve akli bahisler delillendirme ve kullanılan ıstılahlar sonucu insanlar tarafından anlaşılmaktadır. Ama aşk gibi, acı ve ıstırap gibi izafi olan meselelerin bir başkasına aktarılması ve bunun  anlaşılır olması oldukça zordur. Mevlânâ’nın ayrılıkları bilen bunu tatmış bir sine istemesi ve bunun içinde özellikle sine demesi düşündürücüdür. Çünkü insanın sinesinin içinde kalp bulunmakta ve kalp izafi olarak andığımız aşk, acı, ıstırap vb. durumları bilen ve onları yorumlayan merkez kabul edilmektedir. Mevlânâ bu merkezi kastederek kendisi gibi ne durumda olduğunun farkında olan birisinin kendisini anlayacağını söylemektedir. Bu aynı durumu paylaşmamış, bunları bilmeyen diğerlerinin anlayamayacağı bir şeydir. Aynı buna benzer durum Kur’ân’da da geçmektedir. Bakara sûresinin ilk ayetlerinde geçen;

(O kitap(Kur’ân): onda asla şek ve şüphe yoktur, o muttakiler için yol göstericidir.)

muttakilerin Kur’ân’nın muhatabı olduğu ve diğerlerinin Kur’ân tarafından hidayet edilemeyeceği belirtilmektedir. Kur’ân-i Kerim aslında hidayet etmek için muttakileri kendisine muhatap olarak seçmiştir. Mevlânâ’nın bahsettiği gibi bazı durumlardan haberdar olan, ruhu ve kalbi bazı meseleleri anlayacak konumda olan onu anlayabilecektir. Aynı Kur’ân’ın da dediği gibi ona muhatap olacak şahıs önce muttaki olacaktır. Yoksa Kur’ân tarafından hidayet edilemeyecektir.

İkinci mısrada geçen iştiyak sözü gaipte olan, istenilen, matlup olan için insanın meyletmesidir. Onun için uzaklık bu durum için gereklilik arz etmektedir. Yani insan ulaşamadığı, ayrı kaldığı şeye iştiyak duyabilir. Demek ki Mevlânâ’nın şerhini yapmak istediği şey, ayrılık ve uzak düştüğü ama kavuşma ümidini taşıdığı bir durumdur. Ama yine bu durumun tarif edilemeyeceğini düşünmektedir.

Meşhur cümlede geçen “من لم يذق لم يدر ve diğer لم يعرف” yani tarif edilemeyen hal ve durum söz konusudur. Bu beyitte geçen mazmun büyük bir ihtimalle Kuşeyri risalesinde zikredilen Yusuf bin El-Hasan’ın kıssasına aittir. Bu kıssa şöyledir: “bir gün Yusuf bin El-Hasan havasın yanına yaklaşır. Kaç gündür ki o, iyadet ve taahhütlerinden uzak kalmıştır. Ona bir şey isteyip istemediğini sorarlar. Kızarmış bir ciğer istediğini söyler...” Bu noktada Mevlânâ bu kıssadan etkilenerek, anlatacaklarını anlayacak parça parça olmuş bir sine istemektedir. Ama bunu bulamadığını sonra ki beyitlerde dile getirmiş ve sözü uzatmamanın gerektiğini belirtmiştir.

4.Herkes ki aslından ayrı düştü
Kendini bulacak günün peşine düştü

Bu beyit bir sonra ki beytin delili mahiyetindedir. Yani Mevlânâ söylemek istediği asıl söz için delil babında bu beyti söylemiştir. Burada geçen mazmun ise aslından ayrı düşen her varlığın aslına döneceğidir. İslamî felsefe içinde her varlık mutlak kemalat yolunda tekamül etmekte ve asli gayet için hareket etmektedir. Bu varlıkların şuurlu olması yada şuursuz olması bu durumu değiştirmemektedir. İnsan asli vatanı olarak maveradan geldiği düşünülerek oraya döneceği, bütün varlıkların bu tatavvur ve tekamül merhalesini tamamlayarak asıllarına rucu edeceği düşünülmüştür.

5.Ben her cemiyete nalân oldum
Kötülerle iyilere her biriyle çift oldum

Burada geçen kötüler (bed halan) mecaz olarak kalbi halleri zayıf olan, kötü huylulardır. Anlamı olarak ise hasta, üzgün ve dargın, kalbindeki hallerin nüzul halinde olması vb. gibi manalar düşünülebilir. İyiler(hoş halan) ise mecaz olarak derunî halleri yüksek olandır. Anlam olarak iyiler, hoş halliler şâd, iyi bahtı olan vb. manaları içerir. İhtimalen kötü’lerden kasıt aşağı hayallere sahip ve bu muharriklerin etkisinde kalanlardır. Bunun tersi olarak da iyi’lerden kastedilen ise batınî olarak hayır ve iyiye meyilli, neyden duyduğu nağmelerle içlerinde ilahi marifet kapıları açılmış olanlardır. Bu beyitte mana oldukça açıktır. Ney hem yukarıda bahsedilen kötüler ve hem de iyiler için çalınmaktadır. Ney bu manada hem kötülerle hem de iyilerle beraber olmuştur. Mevlânâ’nın kendisi de aynı ney gibi bu beyit için düşünülebilir. Yani Mevlânâ’da ney gibi her iki tiple beraber olmaktadır. Burada birde Mevlânâ’ya ve üslubuna işaret edilmektedir. Kendisinin üslubu olarak söylenmesi gerekenler taassuptan uzak olarak herkese söylenmelidir. Her kalp için çeşitli hidayet yolları mevcuttur. Kim ne halde olursa olsun herkesle dertleşmenin mümkün olabileceği vurgulanmaktadır. Lanetlemek, küçümsemek ve hor görmek Mevlânâ’ya göre zahir ehli insanların yoludur. Ayrıca o herkesle kurulacak iyi ilişkilerin hidayet sebebi olduğunu düşünmektedir.

6.Herkes ki kendi zannıyla yar oldu bana
Benim derunumda eremedi esrarıma

Bu beyitte geçen şikâyetin sahibinin önce Ney olduğunu düşünelim ve öylece yorumlayalım; ney nağmesi veya her hangi bir musikî aletinin nağmesi onu dinleyenin haline uygun olarak anlaşılır. Dinleyen iyi halde değilse müzik ne kadar iyi olursa olsun onun anlayacağı kendi durumuyla müsavi olacaktır. Tam tersi olarak dinleyen iyi hal içindeyse ve iyiye meyilliyse onun dinlediği bir öncekinden farklı olacaktır. Sonunda neyi dinleyenler kendi halleri içinde onun tam olarak kendisinin ne demek istediğini anlamayacaktır. Ama burada Mevlânâ’nın kendisi bu beyitte ki duruma muhatap kabul edilirse, sonuç yine aynı olacaktır. Çünkü onu dinleyenlerle neyi dinleyenlerin hali aynıdır. Herkes kendi durumuna göre, bulunduğu menzil ve makama göre Mevlânâ’nın sözlerini anlayacak, onun söylemek istediği tam olarak anlaşılmayacaktır. Kendi zamanının insanları hatta onun yanındakiler de Mevlânâ’yı tam olarak tanımamışlardır. Şems, Hüsameddin ve Selahaddin Zerkub’u bunların dışında tutmak gerekir. Çünkü onlar Mevlânâ’nın durumunu en iyi bilen ve anlayan yakınlarıydı. Bu söylenene delil olarak Eflâkî’nin rivayeti dikkat çekicidir. O Mevlânâ’yla aynı dönemde yaşamış sufi şairlerden Fahreddin Irakî’den bahsederek, “o medresede semada hazır bulunduğunda daima Mevlânâ’nın azametinden bahseder ve ah çekerek onun hakkıyla bu dünyada anlaşılmadığını ve bu dünyaya garip gelip garip gittiğini söylerdi” der. Bu beyitte ayrıca Mevlânâ’ya göre hakiki ilim ve marifetin hasıl olmasının şartına da işaret edilmektedir. Öyle ki ilim ve marifet telkin, vehim ve garez olmadan insanda hasıl olmaktadır.

7.Sırrım bu nalemden başkası değil
Bunu anlayacak göz ve kulak nurlu değil

Herkesi sözü ve ameliyle tanırlar. Çünkü her amel ve söz insandaki nefsanî halden kaynaklanan durumu yansıtmaktadır. Mevlânâ’ya göre de insanın söz ve hareketleri onun ruhunun niteliği ve niceliği hakkında haber vermekte, böylece herkesin derunî yapısından ipuçları elde edilmektedir. Ama idrak olunan ve idrak eden arasında bir tür münasebetin olması gerekir. Zira bizdeki beş duyu kendi yeteneği kapsamında idrak olunacak şeyi derk etmektedir. Göz görünenleri görmekte, kulak duyulabilecekleri duymakta, dil de tadılabilecekleri derk etmektedir. Aynı şekilde insandaki hayal gücü maddi olamayan varlıkların anlaşılması, vehim gücü cüz’i şeyleri kavramayı ve akıl da genel tanıma ve anlamayı gerçekleştirir. İnsanın söz ve hareketleriyle dışına yansıyan iç dünyayı da algılamak için ayrı bir kavrama ve tanıma gücüne ihtiyaç duyulur. Mevlânâ’ya göre bu güç, temiz ve pak bir zamirle, saf bir kalple gerçekleşir. Bu beyitte yukarıdaki bahsin devamı olarak ney veya Mevlânâ’nın sesindeki hakikat kendisinden ayrı değildir. Ama bunu anlayacak olan çok az saf kalpli ve temiz batına sahip insan vardır.

8.Beden candan, can bedenden saklı değil
Ama canı görmeye kimse izinli değil

Bu beyitte geçen can insan ruhunu temsil etmektedir. Öyle ki ruh, insanın bedeninin sahibi ve onu istekleriyle kontrol altında tutandır. Beden ruhun bir aracısı ve aleti konumunda, onun istek ve arzularını yerine getirmektedir. Demek ki ruh bedeni idrak etmekte ve bedende ruh hakkında bir şuura sahiptir. Birbirlerinden ayrı olmayan bu ikili için sorun ruhun mücerret olması, yani görünür bir varlık olmamasında yatmaktadır. Yani beden ruhtan ve ruh bedenden saklı değildir ama kimse bu ruhu görememektedir. Ayrıca bu beyit bir önceki beyit için delil ve misal durumundadır. Öyle ki kalpteki sırlar ondan çıkan seslerde zahir olmaktadır. Burada yukarıda bir önceki beyit daha geniş anlam kazanarak beyitte geçen nale bedene ve sırda ruha karşılık olarak alınabilir ve hem nalenin muharriki ve hem de onda cilve edenin ruh olduğu anlaşılır. Ama bunu herkes algılayamamaktadır. Aynı beden ve ruh ilişkisinde olduğu gibi, ruh bedenin muharrikidir ve bedenden ayrı değildir ama o görülememektedir.

9.Ateştir bu neyin sedası boş hava değil
Bu ateşi olmayanda yaşayan değil

Neyden çıkan sesin ateş gibi olmasına sebep olan Mevlânâ’da ki aşktır. Neyden çıkan sesin hava olmadığı, aslında aşkın feryat sesleri olduğu anlatılmaktadır. Hem ney için hem de Mevlânâ için aşkın elinde yanan ve etrafını da ateşe veren yorumu yapılabilir. Bir münasebetle de burada semaya değinilmektedir. Sufilere göre sema yerinde olursa ruhun paklanması için vesiledir. Sema bir yanma şeklidir. Sema ehli sema için ruhunda ki kötülükleri yakması, ruhunu arındırması demektir. Sufiler bu nedenle bazen semayı zahiri ibadetlere tercih etmişlerdir. Çünkü nasıl ki ateş yakarak her şeyi ortadan kaldırmaktaysa, sema da yanlış nefsanî arzu ve eğilimleri yakarak insanın ruhunu temizlemektedir. Böylelikle insan, kalbinde ilahi ilhamların ve hakikat nurunun tecellisi için zemine hazırlamaktadır. Bu yüzden ruhunda aşkın ateşi olmayan ve bu ateşle yanmayan, sufinin gözünde cansız bir varlıktır. Çünkü sufiye göre yaşamın gerçeği bu aşkın ateşinde yanmak, kendine ait ne varsa ortadan kaldırmaktır. Buna göre beytin ikinci mısrasında bu aşkı taşımayanın yaşayan olmadığı, yokluğunun varolmasıyla hiçbir farkının bulunmadığına değinilmiştir.

10.Bu neyin sedası aşkın ateşidir
Aşkın heyecan ve vecdi meydedir

Bazı sufi ve alimler aşkın bütün varlığa sirayet etmiş bir şey olduğunu düşünmüşlerdir. Bütün varlığın kendi kemal ve tamamiyetini istediği ve bu gayede hareket ettiği düşünülerek aşkın eşyanın asli muharriki olduğunu savunmuşlardır. İbni Sina bu konuyu Ebu Abdullah Fakiyye Ma’sumi’ye cevaben Risaletu fil-Aşk adlı eserinde uzunca anlatmıştır. Ondan rivayetle bu felsefî mesele Molla Sadra’nın Esfar’ında da şerh edilmiştir. Bu konuyla ilgili yani aşkın mevcudatın asli muharriki olduğu, andığımız bu iki eserde genişçe tartışılmıştır. İşte bu tür anlayışların ışığında Mevlânâ’da neyin feryadını, meydeki vecdi ve kaynamayı aşkın mahsulü olarak görmektedir. O da aşkın mevcudatın asli hayat kaynağı olduğunu düşünmektedir.

11.Ney yârdan ayrı düşmüşlerin yâridir
Ruhun perdelerini aralayan neyin perdeleridir

Bu beyitte geçen “حريف” (herif) sözü mecazen yâr, dost ve arkadaş anlamını taşır. Kelime manası olarak yandaş, yoldaş vb. anlamları içerir. Biz tercüme esnasında bu kelimeyi yâr olarak karşıladık. Yine beyitte geçen “پرده” (perde) sözü bir çok anlamı içermektedir. Bu cümleden perde musikîde kullanılan bir deyim olarak sesler arasındaki aralığı anlatır. Bazen bu sözün karşılığı olarak makamda kullanılmıştır. Eski zamanlarda musikîde perde sayısı 12 olarak zikredilmiş ve bunlara çeşitli isimler verilmiştir: Uşşak, neva, buselik, rast, Irak, İsfahan, küçük, alt vurma, büyük, zengule, rehavî, Hüseynî ve Hicaz. Bazen küçük perdesini saymadıkları için 12 perde olduğu zikredilmiştir. Ama burada 13 perde bulunmaktadır. Perde aynı zamanda Arapça karşılığı hicab olan örtü ve kapalılık anlamını da içermektedir. Bu bağlamda sazlıktan koparılmış neyle, yârinden ayrı düşmüş aşık arasında bir tür münasebetle her ikisinin de ayrılık derdi içinde olduğu görülür. Yine musikî nağmeleri dinleyenin iç alemini tabir ve tefsir etmekte, ona teselli vermektedir. Bu yüzden ney yârinden ayrı düşmüş aşığa yâr olmakta, onun ruhunu okşamaktadır. Mevlânâ bundan hareketle neyin içindeki esrar perdesini açtığını, kalbindeki sırları aşikâr ettiğini söylemektedir.

12.Kim görmüş ney gibisini,zehir ve panzehirdir
Kim görmüş ney gibisini, müştak ve hem demdir

Burada geçen “دمساز” (demsaz) sözü refik, hem nefes, muvafık vb. anlamını taşır. Tercüme esnasında bu söz şiirsel havayı bozmamak için hem dem sözüyle karşılanmıştır. Yine beyitte geçen müştak sözü Arapça iştiyak ve meylin sahibi olarak fail isimdir. Bu sözle mahbubundan ayrı düşen aşığın kalbinde ki batıni heyecana da işaret edilmektedir. Daha önce de değinildiği gibi musikî nağmeleri insanda hüzün yarattığı gibi dinleyeni kendi iç serüvenine çekerek teskin de etmektedir.

Sufilere göre heva ve heveslerinin esiri şahıs için sema ve musikî zehir niteliği taşımakta, ona yararlı olacağı yerde zarar vermektedir. Bunun tam tersi olarak salik şahıs için sema ve musikî yararlıdır. Böylece ney dinleyenine göre bazen zehir olmakta ve bazen de panzehir olabilmektedir. Hem dem olmak mahbubun hazır bulunmasını ve vûslatı gerektirdiği, müştak olmanın ise mahbubun ayrılığında ortaya çıktığı ve neyin dudakla çalındığı göz önüne alınırsa Mevlânâ hayretle neyin kendisine olan hem demliğine, refakatine değinmiş ve onun gibi bir yoldaşın olamayacağına kanaat getirmiştir. Sözlerini ve duygularını en iyi anlayanın ney olduğunu söylemiştir.

13.Ney aşkın çileli yollarını anlatır
İnsanı mecnun eden aşkın kıssalarını anlatır

Bu beyitte Mevlânâ için ney tarafından ümitsizlik içinde aşkın çileli yollarının telkin edildiği anlatılmaktadır. Mevlânâ zihninde bu telkinle yârine kavuşamayan Mecnun’a yönelmiş ve beytin ikinci mısrasında bunu dillendirmiştir. Ney onun için aşkın çileli yollarını telkin ederken yârinden ayrı kalmışlığın hüznü içinde yârine kavuşamayan Mecnunu hatırlamıştır.

14.Bunların mahremi bihuştan başkası değil
Dilin söylediğine kulaktan başkası müşteri değil

Beyitte geçen “بيهوش” (bihuş) (idraksiz olma durumu, müdrike kuvvetinin kaybedilmesi, mest olma vb.) sözü tercüme esnasında bihuş olarak verilmiştir. Bu durumda olan şahıs halk tarafından “ابله”(ebleh) (mest, kendinde olmayan, salak vb.) diye adlandırılırdı. Bu konuyla ilgili bir hadiste de “اكثر اهل الجنة البله” (Cennet ehlinin ekserisi eblehtir-kendinde olmayan-) bu mesele anlatılmıştır. Beyitte bu durumda olmayan birisinin neyin sesindeki esrarı ve Mevlânâ’nın sözündeki sırrı anlayamayacağına işaret edilmiştir. Bunun şartı olarak da her şeyiyle benliğinden sıyrılmak, bütün vehim ve telkinlerden kurtulmak gerekmektedir. Böylece hem neyin sesindeki ve hem de Mevlânâ’nın sözlerindeki sırrın anlaşılması mümkün olacaktır. İkinci mısra birinci mısra için temsil konumundadır. Zira insandaki kulak dinlemek içindir. Nasıl ki mürit mürşidinin karşısında iddiasız ve temizlenmiş olarak onu dinlerse insandaki kulak da buna benzetilmiştir. Bütün bunların ışığında Mevlânâ’nın ve neyin anlattıklarını anlamak için bazı şartların gerekli olduğu görülmektedir. Öncelikle kalbin  arınması ve daha sonra mürit mürşit ilişkisindeki halin kazanılması gerekmektedir.

15.Batînımızda bu gamla günümüz akşam oldu
Günler ah ve feryatla birlikte yoldaş oldu
16.Günler geçse de, söyle geçsin korkulu değil
Kal sen ey sen ki senden başkası hakikat değil

Burada iki beyti birlikte değerlendirmek daha doğru olacaktır. Birinci beyitte geçen “بيگاه” (bigah) sözü güneş batımı, akşam anlamına gelmektedir. Mecaz olarak da geçen vakte işaret etmektedir. Yaşamın içinde gece gündüz hayatına devam eden insan bir şekilde devamlı olarak lezzetler karşısında bu lezzetlerle iç içe yaşamaktadır. İnsan için bu lezzetlere kavuşmak hayata mana kazandırmaktadır. Mevlânâ’ya göre aşık için maşukunu görmek, ulaşılması gereken tek lezzet ve maksattır. Bu maksat uğrunda insan ömrünün geçmesinin hiçbir korkusu olamaz. Çünkü ona göre hayatın anlamı bu uğurda yaşamaktır. Ona göre bu uğurda yaşanılmadığı zaman ömür heba olmuş demektir.

17.Balıktan başka her şey suya doydu da
Nasipsiz olanın vuslat nasibi gecikti de gecikti

Balık sudan başka bir yerde yaşamını sürdüremez ve devamlı olarak suya ihtiyacı vardır. Burada aşık balığa benzetilmektedir. Aşık aşk olmadan, maşukunu görme ümidi olmadan hayatta kalamaz. Bu yüzden ne balık suya doyacaktır, nede aşık için aşktan doygunluk söz konusu olacaktır. Hakikat yolunun aşıklarının ruhlarındaki acı ve sızı hiçbir zaman dinmeyecektir. Çünkü susuzluğu deniz suyu gidermemekte belki daha da artırmaktadır. Bunun gibi hakikat yolundaki vûslat menzilleri bu yolu giden talip için devamlı teşvik edici olacak ve bu serüven son bulmayacaktır. Bu noktadan hareketle Mesnevi’nin bir çok yerinde talip ve aşık balığa benzetilmiştir. İkinci mısrada bunun için hakikat yolunda varılan doygunluk, nasipsizlik ve mahrum olmaya işaret etmektedir.

18.Pişmişlerin halinden anlamaz ham
Sözü uzatmayalım artık, vesselam

Bu beyitte de idrak olunanla idrak eden arasındaki ilişkiye değinilmektedir. Çünkü hakikat marifeti müşahededen başka bir yolla hasıl olmamaktadır. Müşahede edilmesi gereken bir şey anlatma yoluyla bir başkasına ulaştırılamaz. Görülen şeyleri göz algılamakta ve kulak sesleri duymaktadır. Kulak görme işlemini yapamaz. Bunun gibi Mevlânâ söylediklerini hamların yani arınmış kalbe sahip olmayanların anlayamayacağını düşünmektedir. Sözü uzatmamak istemesi de bundan kaynaklanmaktadır.

Eflâkî’nin rivayetine göre Mesnevi’nin buraya kadar olan 18 beyitlik bölümü Hüsameddin Çelebi’nin Mevlânâ’dan Attar’ın Esrarname’sine benzer bir eser vücuda getirmesini istemeden önce kendisi tarafından kaleme alınmıştır. Mesnevi’nin geri kalan kısımları Hüsameddin Çelebi tarafından Mevlânâ söyledikçe yazılmıştır. Neyname’nin şikayet ve hikayesinin devamı bir başka hikayeyle devam etmektedir

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 7/8/2006 - MESNEVİ’DEN BİR HİKAYE: PADİŞAHIN CARİYE KIZA AŞKI

Kategori: Mevlana

FARSÇA ORİJİNAL METNİNDEN YORUMLAYAN: Kaan Dilek

 

Eski zamanlarda dünyevi gücünün yanında iman gücüne de sahip bir padişah yaşarmış. Bu padişah bir gün av için atıyla hareket halindeyken yolda bir cariye görür ve ona aşık olur. Onu satın alarak sarayına getirir ama mutluluğunu herkesten gizler. Cariye padişahın yanına geldiğinde hastalanır ve şah hekimlerini çağırıp onu iyileştirmelerini ister. Tabiplere kızın iyileşmesi karşısında hazineler vaat etmiştir. Tabipler onu iyileştireceklerini çünkü kendilerinin maharetli hekimler olduklarını söylerler. Ama bu arada inşallah demezler. Allah’ta onlara insanın acziyetini gösterir. Tabipler cariye kızı iyileştiremezler.

Hikâyenin bu kısmında Mevlâna araya girer ve insanın aciz olduğunu ve insanın her an bunu derk etmesi gerekliliğine vurgu yapar. “لا حَوْلَ وَ لا قُوَّةِ إلاَّ بِاللَّهِ” (la havle ve la kuvvete illa billah) veya “إنْ شاءَ اللَّهُ” (inşallah) sözünün insanda sadece dille söylemekten ziyade kalbi ve batınî bir meleke olmasını vurgular.

Tabiplerin gururu yüzünden cariye kızın tedavisi ters teper. İyileşeceği yerde hali gitgide daha da kötü olur. İyi kalpli padişah, tabiplerin cariye kızın tedavisinde aciz kalmaları karşısında Allah’ın dergâhına yüz çevirir. Bu sebeple mescide gider ve burada uzun uzun secdeler yapar. Bu secdelerde kızın iyileşmesi için Allah’a yalvarır. Sıdkı kalple dua eden şahın duası kabul olunur.

Mevlâna burada bizlere dua etmenin sırlarını anlatır. O dua halinde kalp ve dil birlikteliğinden, insan acizliğinin derk edilmesi ve dua halinde saf niyetli olmaktan bahseder.

Padişah tam da böyle bir dua halindeyken uykuya dalar. Bilindiği gibi sufiler arasında rüyalar oldukça önemlidir. Şah uykuda bir rüya görür. Rüyasında bir nurani yaşlı ona vaatler vermektedir. Yaşlı nurani ona yarın bir maharetli hekimin yanına geleceğini ve hastayı iyileştireceğini müjdeler. Sufiler arasında rüya aleminde pirin zuhuru terhim ve teveccühe yorumlanır. Şah vade zamanı gelip çattığında o nurani piri beklemeye başlar. Pir uzaktan hayal gibi belirir ve şah onun vaat edilen hekim olduğunu anlar.

Mevlâna burada hayal teşbihiyle tahayyül kuvvetinin tesirine dikkat çeker. Latif bir tabirle savaşın, barışın ve insan işlerinin boşluğuna ve hiçliğine vurgu yapar. Ama evliyaları bundan ayrı tutar. O evliyaların hayallerinin bile bir hikmete delalet ettiğini söyler.

Şah beklenen misafiri karşılar ve onu ağırlar. Mevlâna burada da edepli olmanın önemi ve faydalarına değinerek gökten sofra inen Hz. Musa(a.s) ve Hz. İsa’nın(a.s) kıssalarına değinir. Mevlâna Kur’ân ayetlerinin mazmunlarından faydalanarak kıssa içinde edep ve edepsizliğin hallerini aşikâr eder.

Şahın vaat edilen hekimle karşılaşması ilgi çekicidir. Çünkü şah aslında aradığının ve gerçek maşukunun o olduğunu anlar. Şahla hekim arasındaki birden bire gerçekleşen bu karşılaşma ve tanışma zihinlerde Mevlâna ve Şems’in karşılaşmasını ve tanışmasını çağrıştırır. Çünkü bu karşılaşma sonrası Mevlâna’nın zihninin Şems’le olan karşılaşmaya kaydığı beyitlere yansımaktadır.

Hekimi karşılama merasimi bittikten sonra şah onu hasta cariyenin yanına götürür. Hekim diğer tabipler gibi zahire riayet ederek kızı muayene eder ve hastalığının sebebinin kalp yarası, aşk olduğu teşhisinde bulunur. Hekimin kalp yarası ve aşk hastalığından bahsetmesi Mevlâna’nın zihninde aşk hakkında anlatıma neden olur. O heyecan ve şevkle insanı tamamlayan ve onu kemâle erdiren aşkı vasfeder. Ama Mevlâna için Allah’ın sırlarının pusulası olan bu aşk o kadar geniş ve derindir ki anlatıma sığdırılamaz. Mevlâna her ne kadar aşkı anlatmak istese de anlatılmak istenenin sınırsızlığı kullanılacak tabirlerin sınırlılığı karşısında hiçbir şeyin anlatılamamasına neden olmaktadır. Bu noktada onun kendisini aşkla bütünleşmiş olarak algılamalı ve onu aşk ve aşkınlığın ta kendisi olarak almalıyız. Beyitlerde de verildiği üzere ışığın en iyi tanımının kendisi olduğu gibi aşkın en iyi tanımı da Mevlâna’nın kendisidir.

Burada kelâmcıların üslûbuna da bir gönderme yapılmakta ve Mevlâna onların eserden hareketle müessire, varolandan onu var edene ulaşmaya çalışmalarını kabullenmemektedir. Ama bu bahse uzun uzadıya girmemiştir.

Bu noktada Arapça karşılığı şems olan güneş lafzı beyitte kullanılınca onun zihni maşuku Şems-i Tebrizî’ye yönelmiştir. Uzun zaman onunla sohbette bulunmak ve onu Hakk’ın bir nuru olarak görmesi Mevlâna’yı ister istemez Şems’i vasfetmeye teşvik etmiştir. Ama bu uzun sürmemiş, tekrar hikâyeye geri dönmüştür. Mesnevi’nin birkaç yerinde Mevlâna buna benzer hallere düşmüşse de ne yazık ki bu halin anlatımı uzun tutulmamıştır. Mevlâna yanındakilerin isteği üzerine Şems esrarının anlatılmasını her defasında fitne çıkması korkusuyla ertelemiştir. Hikâyenin Şems’in vasfedildiği bu kısmında da o, Hüsameddin Çelebi’ye hitapla beni Şems hakkında konuşturmayın der ve bahsi kapatmak ister. Mevlâna’nın yaranları “اَلْوَقْتُ سَيْفٌ قاطِعٌ و الصّوفىُّ ابْنُ الْوَقْتِ”(vakit keskin kılıç gibidir ve sufi anın adamıdır.) sözünü hatırlatmalarına rağmen o fitne korkusuyla Şems meselesini kapatır ve hikâyeye geri döner.

Hekim şahtan etrafın boşaltılmasını tam bir halvet oluşturulmasını ister. Cariyeyle tek kalmak ve ondan bazı şeyleri öğrenmek istemektedir. Onu konuşturmaya ailesini, yakınlarını öğrenmeye başlar. Nasıl cariye durumuna düştüğünü, hangi şehirlerde olduğunu sorar. Semerkand şehri zikredildiğinde kızın kalbi heyecanla çarpar ve hekim kızın sorununun bu şehirle ilgili olduğunu anlar. Hekim kızdan bu soruları öyle ustalıkla sorar ki kız hekimden şüphelenmez.

Mevlâna bu noktada ayağa batan dikenin çıkarılmasıyla ilgili temsillere yer verir. Ayağa batan dikenin çıkarılması bile zorken kalbe saplanan aşkın dikenlerinin bulunup çıkarılmasının zorluğuna ve bu işin ehli, kâmil arifin varlığına değinir. Hikâyeye kaldığı yerden devam eder.

Hekim, kızın derdini anlamıştır. Cariye kız Semerkand’lı bir kuyumcuya vurgundur. Hekim bu kuyumcunun tam yerini öğrenmek için kıza sorular sormaya devam eder ve sonunda onun yerini öğrenir. Hekim cariye kıza ona güvenmesini ve aşık olduğu kuyumcuyu yanına getireceğine inanmasını ister. Ama bunu bir sır gibi saklamasını, şah dahil hiç kimseye bir şey söylememesini öğütler.

Mevlâna yukarıda bahsedilen hikâyelerin içinden çıkan sonuçlar ışığında başka hikâye ve bölümlere yer vermesi burada müşahede edilebilir. Bu noktada hikâyenin içinde sırların saklanması ve bunun faydalarıyla ilgili bölüme yer verilir. Bazı hadislerin mazmunundan yararlanarak bu bölümde sırların saklanması ve faydalarını anlatır ve hikâyeye geri döner.

Hekim şaha cariye kızın dermanının Semerkand’lı kuyumcunun buraya getirilmekle çözüleceğini telkin eder. Bunun üzerine şah Semerkand’a elçiler gönderir ve kuyumcuyu yanına davet eder. Şah tarafından gönderilen hediye ve ona bağışlanan paye, kuyumcunun evini barkını bırakıp davete icabet etmesinde önemli rol oynar. Ama kuyumcu sonunun hazırlandığı bir kadere doğru hareket etmekte olduğundan habersizdir. Kuyumcu şahın yanına vardığında hekim şaha kızı kuyumcuya vermesini söyler ve şah söyleneni yerine getirir. Hekim gizlice kuyumcuya şerbet vererek onun zayıflamasına ve çirkinleşmesine neden olur. Bunun üzerine cariye kızın kuyumcuya olan aşkı söner. Sonunda kuyumcu ölür ama niye öldüğünün ve canının asıl düşmanının ne olduğunu anlar.

Bu noktada Mevlâna nefsin belâları ve amellerin neticesiyle ilgili kendi sözlerini söylemeye zemine hazırlar. Mevlâna cariye kızın kuyumcuya olan zahiri aşkından hareketle suret ve zahirde olan aşkların devam etmediği ve hemen söndüğüne değinir.

Hikâyenin devamında kuyumcu şahsın öldürülmesi bazı sorunlar yaratır. Çünkü vicdan sahibi bir şah olarak onun öldürülmesine nasıl razı olabildiği tartışmaya neden olmuştur. Mevlâna ise hikâyenin bu bölümünde kâmil insanlarla ham, yetişmemiş insanların amelleri arasındaki faklara değinmeye fırsat hazırlamış ve kendi düşüncelerini aktarmıştır. Ona göre amellerin güzelliği ve çirkinliği arkada yatan niyete bağlıdır. Maslahattan uzak, faydasız her hareket onun için çirkindir. Ama Hz. Hızır’ın gemiyi batırması ve bir çocuğu öldürmesi her ne kadar zahiren kötüyse de hakikatte beğenilen bir ameldir ve Mevlâna bu Kur’ânî kıssayı sözlerine delil olarak kullanır.

Yine hacamat için çocuğunu hacamat yapanın yanına getiren anne çocuğunun sırtında açılan yara ve ondan kan akıtılmasından mutlu olmasını kendi düşüncesine temsil olarak verir.

Mevlâna kâmil insanların Allah’ın ilhamıyla hareket ettiğine inanmaktadır. O yüzden bu şahıs eğer birisini öldürürse Allah böyle istediği için öldürmektedir. Ona göre şah böyle bir haleti ruhiye içinde kuyumcunun öldürülmesine razı olmuştur. Hatta Mevlâna hikâyede; “eğer şah sıdkı niyetle kuyumcunun öldürülmesine razı olmasaydı onun adını ağzıma bile almazdım” demektedir. Sonuç olarak Allah adamlarının amellerini heva ve heves insanlarının amelleriyle kıyaslamamak gerekliliği vurgulanır. Mevlâna bu konuyla ilgili olarak da çok hoş bir kıssayla bizleri baş başa bırakmaktadır:

Bakkal ve papağan kıssası bize bu meseleleri anlatır. Kısaca bu hikâye şöyledir: Bakkalın dükkânında bir papağanı vardır. Bir gün bu papağan dükkândaki gül yağı şişesini devirir. Bakkal papağana vurur ve papağan kel kalır. Papağan günlerce bir şey konuşmaz. Sahibi bu duruma çok üzülür ve yaptığından şiddetle pişman olur. Papağan bir gün dükkânın önünden geçen  kel bir kalenderin de yağ döktüğünü sanır. Onun kelliğini kendi kelliğiyle kıyaslar. Bu hikâyenin yanı sıra bal arısıyla kırmızı eşek arısı, müşk[1] ahusuyla normal ahu, boş kamışla şeker kamışı temsilleriyle kâmil ve nakıslar arasındaki kıyaslamanın doğru olmadığı üzerinde durur.

Mevlâna üst üste getirdiği misal ve temsillerle bu konunun üzerinde durmaktadır. Çünkü kuyumcunun öldürülmesi meselesinde şahın yanında yer aldığı için bunun doğru bir amel olduğunu sonuna kadar ispatlamak ister. Belki de Mevlâna Şems’le olan inançlarının doğruluğunu ispatlamak istemektedir. Çünkü toplumda onların üslûbunun şeriat karşıtı olduğu, kabul edilemeyeceği düşünülmektedir. Toplum raks ve semayı şiddetle eleştirmekte ve ona karşı çıkmaktadır. Mevlâna ise sonuna kadar evliyaların siresinde her şeyin göründüğü gibi olmadığı, evliya ve enbiyanın amellerinin herkese göre kıyaslanamayacağını ispatlamaya çalışır.

Mevlâna bu kıssaların arasına sıkıştırdığı düşünceleri arasında kâmil insanla yetişmemiş insan arasındaki bir başka farka da değinmektedir. Ona göre bu fark kâmil insanın nakıslardan farklı olarak muamelat ve riyazetten kurtulmasıdır. Yani nasıl ki birisi hasta olduğunda perhiz yaparak hastalığının iyileşmesini bekler ve iyileştikten sonra normal hayatına dönüp perhiz yapmayı bırakırsa, salik de ruhun kemalâtını yakaladığında artık dünyevi hayatın ve nefsin yaptırımlarından kurtulabilir. Çünkü salik artık kötü nefsini ıslah etmiştir. İçindeki şehvet ve hışmı öldürmüştür. Hikâyenin sonunda salik için riyazetin zarureti kalmadığı konusu aydınlığa kavuşmaktadır.

Mevlâna teklifin sakıt olması konusuyla ilgili çeşitli düşüncelere sahiptir. Mesnevi’nin çeşitli yerlerinde bu mesele bütün tafsilatıyla tartışılmaktadır. Ama Mevlâna’nın şer’i teklifler dahil bütün teklif ve zorunlulukların insanın boynundan düşeceğini iddia ettiğini söylemek doğru değildir. En azından konuyu aydınlatmadan onun böyle düşündüğünü söylemek doğru olmayacaktır.

Mevlâna hikâyenin çeşitli yerlerinde konu edindiği mübaheselerde bazen filozoflarla bazen de kelâmcı ve mutasavvıflarla aynı düşünceleri paylaşmaktadır. Her hangi bir görüşü sonuna kadar savunmaması bizlere onun kendine has düşünce ve inançları olduğunu gösterir.

 

HİKAYENİN FARSÇA ORJİNALİNDEN KENDİ ÇEVİRİMİ OKUMAK İSTEYENLERE MAİL İLE GÖNDEREBİLİRİM.
AYRICA BİR AŞK HİKAYESİ ADIYLA YAYINLADIĞIM KİTAPTA BU HİKAYENİN TAM ÇEVİRİ VE TEFSİRİ YER ALMAKTADIR.
 


[1] Müşk: Misk. Misk kokulu anlamına gelir. Bir çeşit ahunun midesindeki kan pıhtısından alınan hoş kokudur.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 7/8/2006 - MESNEVİ’DE NEYNAME, NEYNAME’DE MEVLANA

Kategori: Mevlana

I.A Önemli Farsça eski edebiyat eserleri arasında Mevlevi, Molla-i Rum olarak da tanınan Mevlana Celaleddin Muhammed Rumî-i Belhi’nin Mesnevi’si belki de o zamanlarda kaleme alınan eserler içinde alışılmışın dışında, Hamd ve Bismillah’la ya da en azından bu manaları içeren ifadelerle başlamayan tek eserdir.

Mevlana’nın ömrünün sonlarında uzun sessizliği ve birden gelen ölümüyle eserinin yarım kalmasına rağmen “Her işin bir derecesi vardır, işin başlangıcı Onun adıyla olmasa, o iş yarım kalacak ve sonlanmayacaktır.”[1] sözünde olduğu gibi Mevlana’yı çekemeyenler onun eserinin yarım kaldığını bahane ederek hiçbir zaman eleştirip çekiştirmemişlerdir. Mevlana’nın eserinin alışılmışın dışında Bismillahla başlamaması onu çekiştirenler tarafından onun aleyhinde kullanılmamıştır. Aslında bütün Mesnevi başından sonuna yaratanın anıldığı, arifi aşkla onu bulmaya iten ve bu yolda şevk ve heyecanla aşk nağmesi söyleten, bazen dert ve ıstırabından inleten Mevlanaca bir gazelin öyküsüdür. Arifin şevk ve heyecan dolu kalbinin pınarlarından akıp gelen böyle bir gazelin geleneksel kalıplar içine sığdırılamayacağı da ortadadır.

B Mesnevi’nin başlangıcında garipler mekanı dünyada arifin seyir halindeki ruhunun neyin dilinden anlatımını içermesi aslında eserin yaratanın anıldığı ve onun aşkından başka bir şeyle başlamadığını gösterir.* Tamamlanamayan altıncı defterin son hikayesi de aslında eksik değildir. Mesnevi’nin muhatabı kitabın son hikayesini tamamlanmamış olarak görebilir ama o önceden* kıssanın anlatmak istediği ve işaret edilmek istenen sırrın ne olduğunu çoktan anlamıştır.* Muhatap anlatılmak istenene tamamen yabancı değildir.

C Mevlana’nın Mesnevi’de anlatmak istediği ve eserin altı defterinde de yer alan konular, Neyname adlandırılan eserin başlangıç beyitlerinde* anlatılmıştır. Ama eserin ravisi(Mevlana) dillendirmediği bir çok şeyin muhatap tarafından hiçbir remiz ve işarete ihtiyaç olmadan ruhundaki nurla dillendirilemeyenleri anlayabileceğini de göstermiştir.[2]

D Tasavvuf edebiyatında benzeri görülmeyen altı defterlik bu eserin konu bütünlüğünden uzak ilk 18 beyitlik bölümü Neyname olarak bilinmektedir. Mevlana bu 18 beyitlik şiiri onu devam ettirerek bu azim kitabı oluşturacağını düşünmeden yazmıştır. Bunun ardından altı defterden oluşan Mesnevi’de her kamil arif gibi neyin remizli bir şekilde kendi ruh haline tercümanlık eden hal dilinden, Neyname’de Neyistan(sazlık) olarak geçen ve kendi başlangıcına dönüş şevk ve heyecanı olan bu hali anlatmıştır.

II.A Mevlana Mesnevi’yi Neyname’nin ardınca namzetmiştir. Neyname’nin ardından kaleme alınan altı defterlik bölüm aslında Neyin şevk ve heyecanla sazlığa dönüşünü temsil eden hikayelerle süslenen ve  bütünüyle bu geri dönüşün zorlukları ve herkesin böyle bir  hikayeye sahip olduğunu anlatan bir konuma sahiptir. Mevlana kendisi bunu beyitlerde “Bu hepimizin halidir”* diyerek anlatmaktadır. Padişah ve Cariye hikayesiyle başlayan neyin şikayet ve hikayesinin tefsirlerini içeren kıssaların yer aldığı Mesnevi, Mevlana’nın Çelebi ve İbni Ahi Türk olarak tanınan mürit ve halifesi Hüsameddin Hasan bin Muhammed bin Hasan Urmevi’nin (ölm.H.683) isteği ve sadıkane ısrarları üzerine söylenmiştir.

B Neyname’nin ardınca söylenen ve her insanın bir şekilde manevi olarak bir ilişkisi olan birinci hikaye yani “Padişah ve Cariye” hikayesi Neyname’yi tamamlayan ve onu şerh eden bir konuma sahiptir. Mevlana eserin devamında yer alan her hikayede sözü aşamalı olarak devam ettirmekte ama yeni hikayelerle yeni konuların içinde hep ruhun şikayeti, şevk ve heyecanın hikayesine yer vermektedir. Her söz ve düşünce diğer söz ve düşünceleri peşine taktığı düşünülürse, Mevlana’nın kendisi de eserinde bu uzayıp giden söz katarının bilincindedir. Eserin her yerinde zihnine hakim olan söz ve düşünceleri hissetmekte ve her defasında birbirine uygun manalar zihninde çağrışım yapmaktadır. Zihninin devingenliği içinde yeni temsil ve kıssalar meydana gelmekte ve başladığı söze geri dönme fırsatını bulamadan saatlerce ve özellikle mürit ve halkasında ondan faydalanan insanların kalabalığından uzaklaştığı gecelerde, günlük kargaşadan uzak olarak kendine hasların meclisinde söz ve düşüncelerini beyan etmektedir. Böyle meydana gelen bir eser sanki maverasını arayan salik arifin duygu ve heyecanlarının tefsiri olmakta ve Mevlana’nın kendisinin uzayıp giden söz katarı dediği zihnindeki çağrışımlar zinciri uzayıp gitmektedir. Sonunda asli muharrikin kim olduğu anlaşılmayan büyük bir eserin meydana geldiği ve bu eserin kendi kendini yazdırdığı, nihayette dünyanın en azim tasavvuf hamasisi olan Mesnevi’nin ortaya çıktığı görülür.

C Mevlana’nın Mesnevi’yi kendi has yaranlarının olduğu meclislerde beyan ettiği hem Mesnevi’nin bu eserle ilgili söyleyen ve dinleyenlere hitaplarında hem de onun yaranlarının rivayetlerinden rahatça anlaşılmaktadır.[3] Tezkiret’uş-Şuara eserinin müellifi Devletşah Semerkandi genel olarak mübalağalı üslubuyla bu hususta da yukarıda bahsedilen konunun böyle olduğuna işaret etmektedir.[4] Mevlana gibi meclislerde bu tür şiir söylemenin diğer sufiler arasında da var olduğu görülmektedir. Öyle ki Molla Cami, İbni Fariz Mısri’nin Taiyye kasidesini bu şekilde söylediğini onun yakınlarının rivayetlerine dayanarak nakletmektedir.[5] Aynı şekilde Şeyh Mahmud Şebisteri Gülşen-i Raz adlı manzum eserini meclisinde hazır bulunan yaranlarının isteği üzere ön hazırlık ve geri dönüp her hangi bir düzeltme yapmadan, Horasan ahalisinin sorularına cevap verirken birden bire nazmettiğine işaret etmektedir.[6] Bu tür şiir söyleyen diğer şairlerinde meclislerde şiirlerini yaranlarına ya da mecliste bulunan katiplere imla ettirdiği bilinmektedir.

III.A Mevlana’nın gündüzleri günün meşgaleleriyle uğraşması Mesnevi’nin geceleri imla ve inşa edilmesine neden olmuştur. Günün sonunda gecenin bir bölümünde Mesnevi’nin nazmıyla meşgul olunduğu eserin çeşitli bölümlerine de yansımıştır. Bazı bölümlerde Mevlana’nın sabaha kadar eserin nazmıyla meşgul olduğuna dair karineler bulunmakta ve şair güneşin doğuşuyla gecenin bittiğini, sabah olduğunu anlamaktadır. Mevlana’nın Hüsameddin Çelebi ve diğer yaranlarının bütün gece dinlenmeden eserin nazmıyla uğraşmasından hacalet duymaktadır. Bu yüzden Mevlana sabaha varan gecelerin yoldaşı Hüsameddin’in hizmetlerinden ötürü onun dilinden dua makamında onun için manevi ecir isteyen ve özür beyan eden dizeleri dillendirmektedir.* Eserin diğer bir yerinde yine bir gece yarısı nazmın imlasının başlayacağı anlaşılmaktadır ama geçen gecenin şevk ve heyecanı olmadığını gören Mevlana ruhani halinden sıyrılarak bu gece hikmet kapılarının kapalı olduğunu düşünmüştür.* Elbette Mevlana geceleri eserin nazmı için fırsat bulurken birden bire gelen cezbeyle Mesnevi’nin gündüzleri imla edildiğine dair dizelere de yer vermiştir.*

B Geceleri Mesnevi’nin nazmıyla meşgul olan Mevlana’nın gündüzleri de bu ruhani hal ve heyecanlardan yoksun olmadığı da görülmektedir. Çünkü yarı hüşyar ilham anının devamı olan ruhani halin rüya ya da arada bir kendinden geçilen bir hastalıkta olduğu gibi devam ettiği müşahede edilmektedir. İnsanın kendisi de bu halin ve rüyalarının bir şekilde gerçek yaşam ve uyanıklık halinin devamı olduğunu müşahede edebilir. Mevlana, Hüsameddin ve diğer has yaranların çoğunlukla uzun geceler ve bazen gündüzleri de eserin nazmıyla meşgul olmaları ve gece gündüz eserin ana konuları olan İlahi aşk, Kur’an ve Hadisler, evliya ve enbiyanın halleri hakkında düşüncelere dalmaları onların hayatlarının her anını bu duygu ve düşüncelere atfettiklerini göstermektedir. Diğer taraftan zaten böyle bir durum söz konusu olmasaydı, devamlı korunan ruh halinin aynası olan eserde korunan üslubun sürekli devamlılığı ve Mesnevi’nin nazmının 14 yıl sürmesi mümkün olmayacaktır.

C Sade, kendi halinde bir zihin kendisinde böyle uzun süren bir temerkuz halini yakalayamayacaktır. Mevlana’nın bu kadar uzun sürebilen zihni temerkuz halinin inanılmaz kabul edilmesini onun kendisinin şartlarında haklı karşılamak gerekir. Yoksa Mevlana gibi bir şairin ilhamını, cahiliyet döneminde Araplar arasında şairlerin ilhamının kaynağının cinni[7] olduğu düşünüldüğü gibi yada eski Yunan’da ilhamın hüner ve şiir ehli erbaptan alındığının düşünüldüğü gibi düşünmemiz gerekecektir.

Mevlana’ya Divan-ı Kebir gibi içinde aşkınlığın doruğa çıktığı gazellerin bulunduğu eşsiz bir eseri meydana getirten Şems’e duyulan aşkın neticesidir. Bu aşk ve aşkınlıktan hiçbir nasibi olmayanların anlayamayacağı bir şeydir. Öyle ki bu ilahi aşk ve aşkınlığı anlayamayan hem bugünün hem de onun kendi asrının insanları, otuz kırk yaşlarındaki Mevlana’yla atmışlarına merdiven dayamış Şems’in aşkını dünyevi aşkla kıyaslama gafletine düşmüşlerdir. Hatta sonraları bir çokları ve özellikle Mevlana’nın zevcesi Kerahatun’da bu ilişkiye gölge düşürecek müphem rivayetlerde bulunmuşlardır. En ilginci de bazı  nazar ve ilim ehli şahısların bu esrarengiz aşk ve aşkınlığı –Endülüs’lü seyyah İbni Batuta tarafından da sonraları zikredilen-[8] aniden gelen cünunun neticesi gibi görmeleridir. Bu aşk ve aşkınlığın Şems’ten yıllar sonra bile Mevlana’da bütün şiddetiyle yaşadığına hiçbir zaman dikkat edilmemiştir. Ayrıca Konya’nın piri Selahaddin Feridun Zerrinkub ve Ahizade Urmevi Hüsameddin Çelebi’nin Şems’in hatırasının bir tecessümü gibi olması yıllarca Mevlana’nın onlara aşk duymasına neden olmuş ve bu şahıslar Şems’in ruhani tasviri gibi Mevlana’nın zihninde aksetmiştir. Mevlana’nın gece semalarında ve hatta kuyumcular pazarı ve Karatay medresesinin rivayetleri esasında onun gündüz gezintilerinde dahi bu aşkınlığın şevk ve heyecanını yansıtması, onda bu ruhani aşkınlığın sürekliliğinin bir göstergesidir. Onun eseri Mesnevi de barındırdığı düşünce ve beyanının üslubuyla Mevlana’nın hayatı boyunca şairane cazibelerin doruğunda dahi manevi alemlerin feyzinden ve Kur’an ve Hadis dünyasından nasipsiz olmadığını göstermektedir.

D Mevlana’nın düşünce ve zihninde çağrışıma neden olan ve beyanının üslubuyla ortaya çıkan, kelimelere yüklü manalar; Kur’an ayetleri, hadisler, deyimler, Arap-Fars şiiri ve İslam ilahiyat ve şeriatı meselelerinden kaynaklanmaktadır. Bunun ötesinde onun için insanın ihtiyaçları ve zaaflarının, şehvet ve hışma dayalı insan hayatının dahi bu manaların şerh ve tefsiri bakımından birer vesile ve rumuz gibi olması onun yaptığı seyahatleri ve gençliğinde aldığı tahsilin ve alimlerden, ariflerden dinlediği derslerin bir neticesidir. Bütün bu yaşadıkları onun yaratıcı zihninde yüce manaların tefsir ve şerhine yönelik birer vesile olmasına neden olmuştur. Bu yüzden kelime örtüsünün altında zahir olan Mesnevi’deki bütün istidlaller, hikaye ve temsiller; İşraki alimlerin taelluh* (İnsilah, Tanrı tanıma, ilahileşme, Tanrılaşma vb.) dediği şevk ve heyecanın yansımasıdır. Mevlana felsefeye ve hatta İşraki alimlerin mevzu bahis ettikleri konulara zahiren hiç teveccüh etmemesine rağmen onun Mesnevi’si ve Mesnevi’ye yansıyan bütün bir hayatı, İşrakilerin tealluh dediği halin ta kendisidir. Onun kendisi İşrak sahibi Şeyh Şehabeddin Sühreverdi ve yandaşları gibi Eflatun’dan taklitle bu mertebeyi maksat edinmemesine[9] rağmen bütün eserleri ve özellikle Mesnevi’si onun, Bayezid-i Bestami, Hallac-ı Mansur ve Ebu Said’den nakledilen manevi tecrübeler, haller ve makamların sahibi olduğunu gösterir. Bu nedenle Mesnevi sadece sufi talimleri ve öğretileri içeren bir eser olmaktan öte Mevlana’nın şahsi gerçekleri ve manevi tecrübelerinden haber veren bir çeşit tezkire kitabı gibidir. Şüphesiz ki Mesnevi’nin bu özellikleri her türlü garezden uzak bir şekilde göz önünde bulundurulup, bunlara doğru yorum getirilmedikçe, bu eseri anlamak mümkün olmayacaktır.



[1] Mecalis-i Seb’e, s.43; {کل امر ذی بال لم یبدأ ببسم الله فهو ابتر}

Bu rivayet Ebu’l-Futuh tefsirinde de bulunmaktadır. (Şe’rani baskısı, 1/29) Aynı rivayet çok küçük değişikliklerle başka kaynaklarda da zikredilmektedir. Araplar arasında eskiden Besmelenin eserin başında zikredilmemesi eksikliğin ve noksanlığın bir işareti olarak görülmüştür. Zereşki’nin 1972 yılı Beyrut baskısı El-Burhanu Fi ulum El-Kur’an adlı eserinin 1. cildinin 2 ve 261. sayfalarında bu konuda bir rivayet bulunmaktadır. Bu rivayet değişik bir şekilde İbni Mace’de ve diğer kaynaklarda da geçmektedir: Nikah, 19, Keşf’ul-Esrar, 1/11, El-Beyan vet-Tibyan, 2/5-61, İbni Teymiyye, Kaidetun fi Enva’il-İstiftah, 1962 /23,6-25

* (İlk rakam Mesnevi defterini ve sonraki beytin numarasını içerir) 1/1:

Dinle bu neyi, şikayet ediyor

Ney ayrılıkların hikayesini anlatıyor

* 6/3581:

Öküz bedenin içinde bir şehzadesin

Hazineyi bir viraneye gömmüşsün

* 6/4870:

Öldürüldü o ağıtıyla ağlıyordu

Hem öldürendi o, hem de veli oydu

* 1/1-18:Neyname’nin 18 beyti

[2] Mevlana’nın Neyname’sinin7.beytinde bu hususa işaret edilmektedir:

سر من از ناله من دور نيست Sırrım bu nalemden başkası değil
ليك چشم و گوش را آن نور نيست Bunu anlayacak göz ve kulak nurlu değil

Aynı şekilde Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından babasının ömrünün sonlarında suskunluğu döneminde söylediği;

باقی این گفته آید بی زبانGerisi bu dilsiz sözle gelsin

در دل آنکس که دارد نور جانKimin can nuru varsa onun için

beyitte de Veled bu konuya işaret etmektedir.

*  1/35:

بشنويد اي دوستان اين داستانDinleyin dostlar bu hikayeyi
خود حقيقت نقد حال ماست ان
Halimizi anlatan hakikatin da kendisi

 

[3] A.Eflaki 2/742

[4] Tezkiret’uş-Şuara /218

[5] Nefehat’ul-Üns/542

[6] Şerh Gülşen-i Raz /39

*  1/1807:

Sabah oldu, ey sabahın dayandığı, penahı!

Mahdum Hüsameddin’den sen özür dile!

*  1/1960:

Dün gece bir başka rengi vardı

Birkaç lokma geldi de yolu kapattı

*  4/3818:

İkindi oldu, artık sözü uzatma,

Ey (Hüsameddin) ikindisi asrı aydınlatan ikindi oldu

[7](1) Araplar arasında şairlerin şiirlerindeki kafiye ve mazmunları cinni ve şaytanilerden aldığına dair inanç çok eskilere dayanır. Peygamberin vahiy alması hususunda da kendi dilinden “Kesinlikle Ruh’ul-Kuds(Cebrail) benim ruhuma ilga ve vahyetmektedir” ve yine vahyin naklinin esrarı konusunda da vakıfların dilinden “Bu kesinlikle melektendir, şeytandan değil” diye söylenmesi de bu inanıştan kaynaklanmaktadır. Arap şairleri bu mazmunda çeşitli şiirler de kaleme almıştır. Bu cümleden olarak Hasin bin El-Himam bir şiirinde şöyle der; “Kafiye İns cinsinden değildir, kafiyenin misallerini şiirden aldım” Hassan bin Sabit de; “kafiye avazıyla havada uçuşurken, yakaladım onu havada nüzul ederken” ve buna benzer bir çok Arap şairi bu konuda şiirler yazmıştır. Araplar arasında cinni ve şeytan bazen Tabi’e olarak da adlandırılmıştır.

Bu konuda bakınız: Celal Humai, Tabi’e, Yağma Dergisi, 13. yıl, 1339/6-432, I.Goldziher, Abhandlungen Zur Arabischen Philologie, Erster Theil, Leiden 1896/3-25

[8] Rıhle-i İbni Batuta Mısır bask. 1/187

* İnsilah, Bedenden kurtulma, Hakk’la bir olma. Kendinden öte Hakk’a dair veya Hakk olma. Bu halin talibi cisim olan bedenden kurtulup cana(ruha) kavuşsa da talibin Hakk’a kavuşmasının önünde yine engel teşkil etmektedir.

[9](2)Sufilere göre tealluh(ilahlaşma -sufiler arasında varlık olarak ilahlaşma kabul edilmez, ama sıfatlarıyla ona benzemeye çalışmak sufilere göre uygun bir ameldir- hal’i beden, cismani olandan sıyrılma) bir keşif halidir ve çok az sufiye hasıl olmuştur. Bu halin içindeki arif, nefsinin bedenine ait olmadığını düşünür ve hislerin ötesinde alemlerde seyreder ve keşiflerde bulunur. Sufilerin insilah ve filozofların cisimden sıyrılma dedikleri bu hal, ona alışıldığı zaman bazılarının dediği gibi şuhudi manada zahiren miraca meylettiği bir haldir. Muhyiddin Cundi’de Farsça yazdığı Nefhet’ur-Ruh’un mukaddimesinde Yayiye kasidesinde bu hususa işaret etmektedir.(Nefhet’ur-Ruh ve Tuhfet’ul-Futuh, s.41) Mevlana’yla aynı asırda yaşamış Şeyh Sadeddin Hemevi ve Şeyh Hasan Bulgarî de bu husustaki tecrübelerden bahsetmektedir. (Araştırmanın Devamı, s285) Böyle bir halin Mevlana için de geçekleştiği Veled’in rivayetinden anlaşılmaktadır. (Eflaki, Menakıb, 2/650) Son dönem filozoflardan Mir Damad Helset’ul-Melekut ve Risale-i Hal’iyye adlı risalelerde bu halin tecrübesini iddia etmiştir. (Araştırmanın Devamı, syf.247)

YAZININ DEVAMINI OKUMAK İSTEYENLER LÜTFEN MAİL İLE BİLDİRSİNLER. ŞAHSEN MAİL İLE YAZININ TAMAMINI GÖNDERİRİM!!!

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

TRkhaber www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al

Son yazılar

ENDÜLÜS-İSLAM MEDENİYETİNİN TESİRLERİ
ENDÜLÜS-İSLAM MEDENİYETİ VE HIRİSTİYAN DÜNYAYA ETKİSİ
AVRUPA MEDENİYETİNİN GELİŞMESİ ÜZERİNDEKİ İSLÂMÎ TESİRLER
İRAN MUSİKİSİ ÜZERİNE
İRAN SEYYAHLARI VE FARSÇA SEYAHATNAMELER
PERVİN İTİSAMİ: İRAN ŞİİR SEMASININ PERVİN’İ
AGRESİF BİR YAZAR "BÜLENT AKYÜREK"
BÜLENT AKYÜREK ABİMİZİN KİTABI YAYINLANDI
İRAN VE DÜNYA ZERDÜŞTLERİNİN AYİNLERİ İRAN’IN ERDEKAN KENT
Prof. Şahin Uçar'ı yeni kitapları yayınlandı.
İran'da Nevruz Bayramı ve kutlamalar, Adetler
İSLAM'IN DOĞUŞUNUN EŞİĞİNDE İRAN’IN DİNİ VE SİYASİ DUR
İdrîs-i Bitlisî Hakkında Bazı Yeni Bilgiler
İran’da Şeb-i Yelda (Yelda Gecesi-Yılın en uzun gecesi)
İran sanat musikisinin dehası: Ebul Hasan Saba
Sa’di Şirazi konulu makale ve kompozisyon yarışması düzenl
TÜRKİYE ÜNİVERSİTELERİNDE MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ’NİN ES
I. BÖLÜM: İRAN MEŞRUTİYET EDEBİYATINI YARATAN İRAN'IN SOSYAL
DİPNOTLAR:İRAN MEŞRUTİYET EDEBİYATINI YARATAN İRAN'IN SOSYAL
ZİYАÜDDİN NAHŞEBÎ ve «TUTİNАME»si
ŞEYH ŞEHABEDDİN SÜHREVERDİ-HAYATI, ESERLERİ, İNANCI, KIRMIZI AKI
ŞEYH ŞEHABEDDİN SÜHREVERDİ VE KIRMIZI AKIL HİKAYESİ
Tanıtım: Ankara Üniversİtesİ Dİl ve Tarİh-Coğrafya Fakültesİ
MİNE SANATI
İRAN’DA HALI VE HALI DOKUMACILIĞI

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
Dil Merkezi
İran Klasik ve Modern Müzik
İran Döküman Merkezi
İran Klasik Müziği
İran Etnik Müzik
İran Sazları
İran Enstrümantal
İran Filmleri
Şarkiyat Çalışmaları
Ortadoğu Haberleri
Türkiye Kitap Tarama

Kategoriler

Arkadaşlar

sufikalbi
thelosthighway
meveddet
sarkiyat
fatmaozdirek
Blogcu Yardım
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |
SiteAilesi.com - Türk Site Toplulugu