Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi’nin Ardından پس از همایش علوم

24 ülkeyi kapsayan Ortadoğu ve Arap dünyasından sosyal bilimciler ve akademisyenler 10-12 Aralık tarihlerinde Ankara’da Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi çatısı altında biraraya geldi. SDE, Kahire Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi ve Osmangazi Üniversitesi tarafından düzenlenen kongrede SDE’nin bir uzmanı olarak kongrenin organizasyon ve sekretaryasında görev yaptım.Daha önce birçok organizasyonda çalışmama ve yurtdışıyla bu konulardaki ilişkilerime rağmen bu kongre benim için hepsinden daha farklı ve öğretici oldu. Arap dünyasından akademisyenlerle dört günlük birlikteliğimizde, bölgeye ve bizlere dair birçok sorunun cevabını bulma imkanı yakaladım. Her şeyden önce Ankara’da misafir ettiğimiz akademisyenlerin gözünde, bizlerin nasıl bir duruşa ve geleceğe sahip olduğumuzu gördüm. Bize bakışları ve beklentileri bir yandan insanı hem heyecanlandırıp hem endişelendirirken diğer yandan da kamu diplomasisi alanında yapılabilecek ne kadar fazla çalışma olduğunu bir kez daha anladım.


Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı gelişmelerin akademisyen misafirlerimizce nasıl yakından takip edildiğini, özellikle Arap dünyası akademisyenlerince Türkiye’deki gelişmenin kodlarının nasıl çözülmeye çalışıldığını gördükçe, aydınlarımızın bir zamanlar Batılı dünyayı anlama çabalarını hatırladım.

Kongre süresince görüştüğümüz yakın komşularımızın akademisyenleri tarafından AK Parti döneminde dış politikanın en önemli söylemi olarak öne çıkan komşularla sıfır sorun politikasının ciddiyetle takip edildiğini, bu söylemin aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu ve Arap dünyasına geri dönüşü şeklinde algılandığını ancak bu dönüşün “Türkiye’nin Batılı kulübe dahil olamaması nedeniyle gerçekleştiği” şeklinde de analiz edildiğini gördüm.

Ankara’da dört gün boyunca birarada kaldığımız misafirler, bizlerin Türkiye’nin dışarıdaki bürokrat ve diplomat çehrelerinden çok farklı olduğunu vurguladılar. Misafirlerimizin Türkiye’nin dışarıdaki yüzü olarak görülen diplomat ve bürokratlarımız hakkında yaptıkları yorumlar, bende dış politikamızın uygulayıcılarının bölge ile ilişkileri geliştirecek kültürel kodlardan ciddi olarak yoksun olduğu şüphesini uyandırdı. Şüphelerim, dış politikada etkin şahısların dünya algıları, bakış açıları ve kurum kültürünün, özellikle Ortadoğu’yu derinden kavramaya yetmediğini fısıldıyordu.

Böyle bir kötü tabloyu yıkan bir figür herkesin takdirini toplamıştı: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Misafir akademisyenler bizlere Davutoğlu’nun başarılarından ve Türkiye için önemli çalışmalar yaptığından bahsediyordu. Kongrede de bu yönde yani Ahmet Davutoğlu ve dış politika vizyonuna dair on kadar bildirinin sunulduğunu hatırlatmak gerekir.

Arap dünyasının akademisyenleri Türkiye’nin kadim kültür ve medeniyet havzasına geri dönüşünü sevinçle karşılarken aynı zamanda bazı şüpheleri de dillendirmeden edemiyorlardı. Her şeyden öte Türkiye’nin medya alanında bölgede özellikle son yıllarda ciddi bir şekilde takip edildiği, Türk filmleri ve dizilerinin önemli bir izleyici kitlesine ulaştığı kongrede sunulan beş kadar bildiriyle irdelenmeye çalışılıyordu.

Aynı zamanda Batılı üniversitelerde çalışan Arap dünyasından bazı akademisyenler, bir değişim süreci içinde olan Türkiye’nin dışarıdan fulu ve sisli göründüğünü ileri sürerken çok az da olsa bazı akademisyenler Türkiye’nin “Yeni Osmanlı” anlayışı içinde bölgede yeni bir hegemonik güç olma peşinde koştuğunu savunuyordu.

Misafir akademisyenlerimizin çoğunun ortak görüşleri, bizleri oldukça düşündürecek tezleri barındırıyor. Öncelikle Türkiye ile ilgili tek bir algının olmadığı ve birbiriyle çelişkili birçok Türkiye algısının Arap dünyasında dolaştığının bilinmesi gerekiyor. Özellikle dizi ve filmlerden izledikleri ile yaşanan “Türkiye gerçeğinin” farklılığı Arap dünyasını bocalatıyor. Tüm bunlara rağmen bizlere öğretici olacak nokta; Türkiye’de yaşanan her gelişmenin bölgesini de derinden etkilediğidir. Bugün bölgede herkesin Türkiye’yi anlamaya ve onu kavramaya çalıştığı gerçeğini Kongre’de açıkça görmek mümkündü.

Kongre süresince en çok hayıflandığım konuların başında bölge dillerine aşina akademisyenlerimizin azlığı ve Türkiye’deki çok az aydın, yazar, sanatçı ve araştırmacının Ortadoğu dillerini bilmeleriydi.

Kongrede öğrendiğim diğer bir husus da, tüm sorunlu alanlar ve zorluklara rağmen Türkiye’nin değişen küresel dengeler ve uluslararası konjonktürel hesaplar karşısında Ortadoğu ve Arap ülkeleriyle ve toplumlarıyla yakın ilişkiler geliştirmesi için çok fazla çaba harcamak zorunda olmadığı gerçeğidir. Bu durum bizlere biraz da olsun rahatlatıcı bir etki yapsa da yine de çok dikkatli olmamız ve “Ya olduğumuz gibi görünmemiz ya da göründüğümüz gibi olmamız” gerektiğini hatırlatmaktadır.

Bir kongrenin ardından güzel hatıra ve tecrübeler geriye kalırken daha önce de defalarca vurgu yaptığımız, yeni gelişen kamu diplomasimiz için birkaç önemli öneriyi sıralamadan da edemeyeceğim:

-          Öncelikle Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik kamu diplomasisi uygulamaları için bölge dillerini bilen uzman, akademisyen, araştırmacı ve gönüllülerin sayısının artması için bölge dillerinin öğrenilmesinin teşvik edilmesi, bu dillerin öğrenilmesi için üniversiteler dışında kurumların kurulması ya da var olan kuruluşların desteklenmesi,

-          Ortadoğu’da ortak kültürel kodlardan yararlanarak toplumlar arası diyalogu canlandırmak ve Ortadoğulu gençlerin Türkiye’yi keşfetmesi için Arapça, Farsça, Urduca gibi çeşitli dillerde yayın yapan aktüel internet sitelerinin oluşturulmasına destek verilmesi,

-          Ortadoğulu gençlerin Türkiye’de eğitim-öğretim hayatlarını devam ettirmeleri için teşvik programlarının hazırlanması, çeşitli burslarla birlikte ülkeler arası eğitim-öğretim kurumları arasında değişim programlarının ivedilikle hayata geçirilmesi,

-          Radyo, televizyon, gazete gibi geleneksel medya organlarının Ortadoğu ülkelerine yönelik faaliyetlerine katkı yapılması ve bölge dillerinde yayın yapan kamu medya organlarının dışında özel sektörde bu alanda çalışacak medya organlarının oluşturulması,

-          Ortadoğu’ya yönelik çalışmalar yürütecek sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi,

-          Ortadoğu ülkelerinde resmi ve gayrı resmi iletişim kanallarıyla kanaat önderleri, aydınlar, gazeteciler, yazarlar ve sanatçıların tespit edilmesi ve bu grupların çeşitli organizasyonlarla Türkiye’ye getirilmesi ve bu gruplarla sivil inisiyatifin önceleneceği toplantı, mülakat, seminer ve münazaralar gibi organizasyonların teşvik edilmesi ve var olan organizasyonların desteklenmesi,

-          Türkiye’nin kamu diplomasisi uygulamalarını ölçecek ve geliştirecek mekanizmaların oluşturulması,

-          Dışişleri Bakanlığı’nın tüm diplomatları ve elçiliklerde görevli temsilcilerinin kamu diplomasisi eğitiminden geçirilmesi,

-          Türkiye’deki üniversitelerde kamu diplomasisinin çalışılabileceği programlar açarak, bu alanda akademisyen yetiştirilmesinin sağlanması,

-          Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nde sivil toplumun desteklendiği bir stratejik yönetim için etkin proje birimi kurulması ve ayrılacak fonların sivil toplum örgütlerince kullanılabileceği mekanizmaların hayata geçirilmesi,

-          Türkiye’nin tüm komşu ülkelerle birlikte Ortadoğu halklarına ve özellikle de akademisyen, yazar ve düşünürlerine yönelik ABD’de uygulanan “Green Card” benzeri uygulamaları başlatması,

-          Türkiye’de bugün ulaşılan politik yeni vizyona ters düşen, muhatap ülkelerin kamuoylarında tepki çeken medya ürünlerinin Ortadoğu’ya ihraç edilmesinden kaçınılması gerekmektedir.

Kaan Dilek, ATCOSS Organizasyon Sorumlusu, SDE Uzmanı

http://sde.org.tr/tr/haberler/1349/stratejik-dusunce-ocak-2011.aspx 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !