İran’da Meşrutiyet Hareketi ve Dönemin Siyasi Gelişmeleri جنبش م

 

Özet

İran modernleşmesi ve Meşrutiyet Hareketi 19. yy.da İran’ın içine düştüğü siyasi ve iktisadi zayıflıktan kurtulma çabası olarak ortaya çıkmıştır. Dönemin Batılı ve Doğulu büyük siyasi güçlerinin İran üzerindeki nüfuz   mücadelesi ve İran doğal kaynakları üzerinde bu güçler arasında süren çıkar tartışmaları içinde topraklarının bir kısmını kaybeden, fakirleşen ve zayıflayan İran’da, 20. yüzyıl başlarında din adamlarının ve aydınlarının öncülük ettiği meşrutiyet hareketi 1906 yılında ilk defa milli bir meclisin ve meşrutiyet hükümetinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: İran, Meşrutiyet, Kacarlar, Modernleşme, Meclis

Abstract

Process of the modernization and the constitutional monarchy in Iran appeared as a reaction to political and economic decadence of Iran  in the 19th century. Due to ongoing political competition between the leading Western and Eastern powers over the Iranian territories and natural sources in this period, Iran lost remarkable parts of its territories and politically and economically declined. In conclusion, the constitutional monarchy movement led by the clergy and intellectuals managed to found a national parliament and constitutional government in 1906.

Key Words: Iran, constitutional monarchy, Dynasty of Kacar, Revolution, Reform, Persian Intellectuals, Parliament

GİRİŞ

İran modernleşmesi sürecinde önemli yeri olan Meşrutiyet Hareketi 19. yy.da İran’ın en bariz Batılılaşma hareketi olarak ortaya çıkar. Bu dönemde İran giderek zayıflarken ve Batılı güçler karşısında topraklarının bir bölümünü kaybederken diğer taraftan Batılı siyasi kavramlar ve oluşumlarla tanışmaya başlamıştır. İşte bu şartlar altında, İran’ın içinde bulunduğu zor durumdan kurtulması için başlatılan modernleşme süreci, Meşrutiyet hareketiyle önemli bir yol almıştır.

İran Meşrutiyet Hareketi, birçok araştırmacı büyük bir öneme sahip olmasına karşın, Türkiye’de bu konu hakkında, hatta İran’ın bu dönem tarihi üzerine çalışmaların oldukça kısıtlı olduğu görülmektedir. Halbuki, İran Meşrutiyet Hareketi büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde gelişen Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerinin etkisi altında kalmıştır. Diğer taraftan Meşrutiyet süreci içerisinde Osmanlı Devleti’nde ve bölgede vuku bulan birçok sosyal ve siyasî hadise İran’da karşılık bulduğu için bölgenin ve Türkiye’nin o dönemdeki bir çok meselesinin analizi için İran Meşrutiyet Hareketinin incelenmesi önemli kaynaklar sunabilir.[1] Ayrıca, İran Meşrutiyet Dönemi bugünkü İran siyasi ve sosyal hayatına yön veren en önemli tarihi kesittir. Bu tarihi kesit anlaşılmadan bugünkü İran ile ilgili gelişmeler,özellikle de İran içinde gelişen sosyal ve siyasi olaylar tam olarak kavranamaz. Buna rağmen bu konu hakkında Türkiye’de yeterince inceleme yapılmamıştır. Bu makale, İran Meşrutiyet hareketini, nedenlerini ve kökenlerini, dönemin sosyal ve siyasî durumunu tahlil ederek bu konudaki açığı bir nebze olsun kapatma girişiminin bir parçasıdır.

Meşrutiyet

Meşrute kelimesi; şart, gereklilik, anlaşma, karar anlamına gelen Arapça kökenli şereta kelimesinden mef’ul olan meşrut kelimesinin müennes çekimidir. Bununla beraber bazıları Fransızca anayasa anlamına gelen La charte sözünden alındığı kanaatini taşımaktadır.[2] Bu bağlamda, İslam dünyasında meşrutiyet kelimesi ilk defa Osmanlı’da kanuna dayalı hükümet anlamında kullanılmıştır ve daha sonraları diğer İslam ülkeleri bu kelimeyi kanuna dayalı, belli kural ve kanunlar etrafında birtakım şahısların keyfi yetki kullanımlarından uzak hükümet tarzı olarak ortaya atılan düşünceleri kapsayan kavram olarak kullanmıştır. İran’a meşrutiyet kelimesi bu tanıma yakın anlamıyla ilk olarak Osmanlı’da İran elçisi olarak görev yapan Mirza Hüseyin Han Sıpahsalar tarafından kaleme alınan raporlarla girmiştir. Bu şahıs raporlarında meşrutiyet kelimesini kullanırken aslında anlatmak istediği devlet işlerine halkın veya toplumdan bazı sınıfların katılımıdır. Ancak Kacar döneminde bazı siyasi rical, meşrutiyet kelimesi yerine İngilizce karşılığı olan constitution’ın aynen kullanılması gerektiği kararına varmış ve yazışmalarda da bu kelimeyi aynen Farsça’da kullanmışlardır. Kameri 1272’de yayınlanan Vekayi’i İttifakiyye gazetesi “meşrutiyet hükümeti” yerine “constitution hükümeti”kelimesini kullanmıştır. Bu gazete gibi Kacar döneminin meşhur çehresi Emir Kebir de yazılarında“meşrutiyet hükümeti” yerine “constitution hükümeti” deyimini kullanmıştır.  Kameri 27 Zihicce 1324’te yayınlanan Muhammed Ali Şah’ın fermanında da her iki şekliyle meşrutiyet ve constitution hükümetinin kullanıldığı görülmektedir.[3]

İran’da Meşrutiyet Hareketi Nasıl Başladı? Etkenler ve Olaylar:

İlk Kıvılcımlar:

İran’da Meşrutiyet Hareketi 19. yy.da İran’ın Avrupalı güçler karşısında güçsüzlüğü ve çaresizliğini anlamaya başlamasıyla hız kazanır. Özellikle 19. yy. sonunda İran ve Rusya arasında yaşanan savaş bu çaresizliği bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. İran bu gelişmeler karşısında Rusya’nın rakipleri konumundaki İngiltere ve Fransa’ya yakınlaşmaya çalışmış ve bu yakınlaşmayla, bir kez daha zayıflığını ve çaresizliğini derin bir şekilde görmüştür.

İranlı aydınlar bu dönemde Batının gelişmişliğini iki ana nedene dayandırmaktadırlar: Yeni teknoloji ve Kanunun Hakimiyeti.[4] Önce bu konularda düşünen ve çeşitli hareketlere girişen İranlı aydınlar, otoriter devletin gerçek mahiyetiyle de bu esnada tanışmışlardır. Düşüncelerinde geliştirdikleri model, istibdat yönetiminin yıkılmasıyla yeni teknoloji ve kanunun hakimiyetinin kendiliğinden oluşacağı olmuştur.[5] Gerçi bu aydınların çabaları bu dönemde onların bekledikleri neticeye ulaşmamıştır ancak, İran siyasi tarihindeki ilk ve en önemli olaylardan birisi yaşanmıştır: Ayetullah Şirazî’nin 1890-1892 yılları arasında yaşanan süreçte Tütün Yasağı hakkında verdiği fetva. Bu fetva, İran’da meşrutiyet hareketlerini fitilleyen başlıca kıvılcımlardan ilkidir. Ayetullah Şirazî’nin bu fetvayı yayınlamasındaki en büyük etkenin Seyyid Cemaleddin Afganî –Esedabadî-’nin olduğu artık herkesin malumudur.[6] Zira “Seyyid Cemaleddin Mısır’dan sonra geldiği İran’dan bir kez daha Bağdat’a sürgüne gönderilmiş ve Osmanlı adına Bağdat mutasarrıfı olan Sırrı Paşa, Seyyid Cemaleddin’i burada gereği gibi ağırlamak istediyse de Tahran ve İstanbul arasındaki diplomasiye yenik düşmüş ve Seyyid Cemaleddin’i Bağdat üzerinden Basra’ya göndermiştir. Basra mutasarrıfı olan Hidayet Paşa Seyyid Cemaleddin’i kendi harcıyla Batıya gönderilmesi hakkında İstanbul’dan gelen telgrafı uygulamaya koymuşsa da Batıya sürgününde yolculuk için yeterli parası olmayan Seyyid Cemaleddin 7 ay boyunca burada ikamet etmek zorunda kalmıştır. Hidayet Paşa, bir sürgün olarak Seyyid Cemaleddin’i burada rahat hareket edebilmesi için serbest bırakmıştır. Bu esnada onun fikirlerine yakın olan Seyyid Ali Ekber de (Ayetullah Şirazî’nin damadı) Şam’a sürgün olarak gelmiştir. Seyyid Cemaleddin onun aracılığıyla Ayetullah Şirazî’yle yazışmaları Tütün Yasağı fetvasının yayınlanmasına neden olmuştur.”[7] Aslında Tütün Yasağı fetvası ve bu çerçevede gelişen olayları anlatmak ayrı bir kitabı gerektirir. Zira bu olay İran siyasi tarihinde öyle geniş bir etki yapmıştır ki daha sonraki birçok olayın izahı için hep bu vakıaya başvurulmuştur.

Aslında İran’da Tütün Yasağı fetvası Safeviler sonrası Kacar hanedanının hakimiyeti ele geçirmesine kadar olan sürede siyasi ve sosyal alanda yaşanan boşluğu dolduran Şii ulemanın siyasi iktidarının tescili anlamına gelmektedir. Yenilikçi İranlı aydınlar bu fetvanın ardından siyasi değişimler konusundaki düşüncelerinde ısrarlı olmaya başlamışlar, bu aydınlarda vatanperverlik düşünceleri şekillenmeye ve hatta çok açık olmasa da nasyonalist anlayışlarını savunmaya başlamışlardır. Prof. Katuzyan bu açıdan Tütün Yasağı kıyamını meşrutiyet devrimi için başarılı bir alıştırma olarak değerlendirmekte ve İran tarihindeki ilk siyasi kalkışma olarak görmektedir.[8]

Meşrutiyet hükümeti istemlerini fitilleyen ikinci önemli kıvılcım Nasıruddin Şah’ın öldürülmesi olmuştur. Mirza Rıza Kirmanî’nin[9] 1895 yılında tabancasından çıkan kurşun Kacar hanedanının en kudretli dördüncü şahı Nasıruddin Şah’ı öldürmüştür. Nasıruddin Şah, Sultan II. Abdülhamit gibi aslında 50 yıllık saltanatı esnasında bütün eleştirilere rağmen İngiliz ve Rus rekabetinin ortasında iç ve dış tehditlere karşı durumu dengelemeyi başarmış bir şahıstır. Elbette onun saltanatı zamanında İran’ın son dönem yetenekli siyasi ricalinden Mirza Takihan Emir Kebir’in faaliyetlerinin onun saltanatını güçlendirdiği unutulmamalıdır.[10] Zira Dar’ul-Funun gibi bir müessese onun zamanında tesis edilmiş ve İran’da birçok yenileşme faaliyetleri bu şahıs zamanında başlamıştır. Ayrıca Nasıruddin Şah kendisi de yeniliklere açık bir şahsiyettir. Zira üç kez Avrupa’ya seyahati, Sipahsalar ve Malkomhan gibi yenilikçi şahsiyetlerle çalışması ve kısa bir süre de olsa Seyyid Cemaleddin Afganî-Esterâbadî-[11] ile yakınlaşması onun yenilikçi bir şahsiyet olduğunu desteklemektedir.

Nasıruddin Şah’ın öldürülmesiyle İran’da merkezde ve diğer vilayetlerde çözülmeler başlamıştır. Ondan sonra saltanata oturan veliahdı Muzafferuddin Şah beceriksiz ve güçsüz bir kişiliğe sahiptir. Şehzade Muzafferuddin Mirza çocukluk yıllarından itibaren Rus mürebbilerin terbiyesi altında büyümüştür. Özgürlükler taraftarı olarak tanınan şehzadenin, Ahbar-ı Nasırî adlı bir gazetenin Tebriz’de yayınlanmasına yardımcı olduğu ve Mirza Malkom Han tarafından çıkarılan ancak İran’da dağıtılması yasak olan Kanun adlı gazeteyi de okuduğu ve ayrıca onun zamanında birkaç modern okulun da açıldığı rivayetler arasında yer almaktadır.[12] Ama şehzade aşırı derecede Rusların etkisinde kalmaktadır. Prof. Katuzyan bu noktada İran’da Meşrutiyet inkılabının koşulsuz gerçekleşmesinin zorunlu olmadığını ama Nasıruddin Şah’ın öldürülmesinden sonra meydana gelen olaylarla meşrutiyetin kaçınılmaz bir hal aldığını düşünmektedir.[13] İngiliz belgelerinde de bu husus hakkında bilgiler derlenmiş ve Nasıruddin Şah’ın öldürülmesinden sonra meydana gelen bazı olaylar ve şahsi meselelerin durumu iyice içinden çıkılmaz bir hale büründürdüğü düşünülmüştür.[14]

İranlı tüccarlar, o dönemde gümrüklerin başına getirilen Belçikalı J. Nouz’dan oldukça rahatsız oluyorlardı. Üstelik Nouz’un din adamlarına ait bir elbiseyle fotoğrafı yayınlanması karşısında halk ve ulemaonun Müslümanlara ve İslam’a hakaret ettiğini düşünerek iyice çileden çıkmıştır. Bu esnada Emin’ud-Devle(Mirza Ali Asgar Han Atabek) ve Ayn’ud-Devle arasında sadaret için müthiş bir rekabet söz konusudur. Muzafferuddin Şah tarafından Emin’ud-Devle sadaretten azledilmişse de 2 yıl sonra tekrar eski makamına geri dönmüştür. Bu iki şahıs arasında süre gelen rekabet ulema tarafından da bir şekilde destek görmektedir. Şii ulema arasında o dönemde bir merkezi yapının ve hiyeraraşinin olmaması[15] ulema arasında da rekabete neden olmuş ve bu rekabet çeşitli siyasi ricalin etrafında şekillenmeye başlamıştır. Tahran’ın en büyük müçtehitlerinden Mirza Hasan Aştiyanî’nin ölümü ve onun ardından Seyyid Ali Ekber Teferruşî’nin vefatı, İran meşrutiyet hareketinin önemli çehrelerinden biri olan Ayetullah Şeyh Fazlullah Nurî ve Ayetullah Seyyid Abdullah Behbehanî arasında bir tür rekabet meydana getirmiştir. (Her iki din adamı da Tahran’da seçkin din adamı olmak istemektedirler.) Ayetullah Nurî ve etrafı sadaret için Ayn’ud-Devle’yi ve Ayetullah Behbehanî ve çevresi de Emin’ud-Devle’yi desteklemişlerdir.

Bu tarihlerde İran’ın her bölgesinden isyan sesleri yükselmektedir. Yine Rusya ve Japonya arasındaki savaştan Rusya’nın mağlup olarak ayrılması Tahran’da ciddi bir etki yapmıştır. İran’da Meşrutiyet taraftarları Rusya’nın savaşı kaybetmesindeki en önemli nedenin Rusya’daki istibdat hakimiyeti olduğunu düşünmektedirler. Oysa Japonya’da da meşrutiyet hükümetine sahip monarşik siyasi yapı varlık göstermektedir..İranlı aydınların yaptığı gibi saltanata sahip olmak tek başına yenilginin nedeni olarak açıklanamayacaktır. Ama o dönem İran’da insanların istibdat ve otoriter yapıyla karşı karşıya olmaları olayları hep bu eksende değerlendirmeye itmiştir.

İran’da meşrutiyetçiler arasında büyük etki yapan gelişmelerden biri de 1905 yılında Rusya’da yaşanan inkılaptır. 1905 Rusya inkılabı İran’da hemen etkisini göstermiştir. Özellikle Kafkaslar üzerinden İran’a gelen fikir akımlarıyla meşrutiyet düşüncesinde yeni anlayışlar hız kazanmıştır. Henüz klasik ulema hattında yer alan Takizade, Devletâbâdî ve Musavat gibi yenilikçi aydınlar bu fikirlerden oldukça etkilenmişlerdir.[16] Demokrat ve Sosyal Demokrat düşüncelere sahip gençler bu fikirler karşısında radikalleşerek özellikle Tahran, Tebriz, Gilan ve Meşhed şehirlerinde mücadele için küçük de olsa topluluklar kurmaya çalışmışlardır.

Emin’ud-Devle’nin tekrar sadaret makamına geri dönmesiyle olayların şiddetlenmesi daha da artmıştır. Tekrar makamına geri dönen Emin’ud-Devle Rusya’dan defalarca aldığı borçlarla eleştirilere maruz kalmış ve Şah’ın bol miktarda para harcayarak Avrupa’ya seyahatleri rahatsızlıkları daha da artırmıştır. Tahran’da meydana gelen ayaklanmalar ilk bakışta Emin’ud-Devle aleyhinde gibi görünse de aslında devlete karşı olan rahatsızlığın bir tepkisidir. Bu konuda Ahmed Kesrevî “Halk Muzafferuddin Şah’ı saf ve güçsüz olarak görmekte ve bütün kötülüklerin başında Emin’ud-Devle’nin bulunduğunu düşünmektedir. Bu dönemde İran’da işler iki grubun kontrolündeydi: İlki hiçbir şekilde söz söylenemeyen Saray ve Şah’ın etrafında yer alanlar ve diğeri halkı ayaklandırabilecek din adamlarıydı. Emin’ud-Devle her iki grupta da düşmanlara sahipti, bu şahıs etrafındaki ulemaya para vererek, çevresindekilerin gönlünü alarak işlerine devam ediyordu. Öyle bir dönem gelmişti ki hazine boşalmış ve etrafına para dağıtamaz hale gelmişti, işte ona aşırı düşmanlık besleyenler artık ondan para alamayan ve onun kandırmacalarına inanmayanlardı.”[17] diye yazmaktadır. Sonuçta Ayetullah Behbehanî ve Şeyh Fazlullah Nuri’nin işbirliği, Necef ulemasından Ahund-i Horasanî ve Hacı Mirza Hüseyin Tahranî’nin sadaret makamındaki Atabek (Emin’ud-Devle) aleyhindeki mektupları ve Seyyid Cemaleddin’in yayınlamaya başladığı Habl’ul-Metin adlı gazetenin tebliğiyle Atabek ulema tarafından da maznun olarak tanınarak dışlanmıştır. Bunun üzerine sadaret makamından ayrılan Atabek Avrupa’ya gitmiş ve Şah, Atabek’in en büyük rakiplerinden ve düşmanlarından olan Ayn’ud-Devle’yi sadaret makamına oturtmuştur.

Yukarıda bahsedilen gümrüklerden sorumlu olarak işbaşına getirilen Belçikalı Joseph Nouz’un ulema elbisesinde fotoğrafları da bu sırada yayınlamıştır. Atabek taraftarı olanlar bunu Ayn’ud-Devle’nin aleyhine kullanmak istedilerse de bir sonuç alamamışlardır. Ulema ve özellikle de Ayetullah Behbehanî 1905 senesinin Muharrem ayında minberlerde bu şahsı kötülemiş ve derhal ülkeyi terk etmesi gerektiğini söylemiştir. Aslında zahiren Nouz’un ülkeyi terk etmesini istemelerinin altında  -özellikle de Ayetullah Behbehanî tarafından- Ayn’ud-Devle’nin sadaret makamını bırakmaya zorlama düşüncesi yatmaktadır.

Şah ve sadaret makamında Ayn’ud-Devle bütün baskılara rağmen gümrüklerden sorumlu olan Belçikalı J.Nouz aleyhindeki eleştirilere boyun eğmemişlerdir. Tüccar Tahran’da Şeyh Abdülazim Türbesinde ayaklanmış ve işlerin yoluna koyulmasını istemişlerdir.

Bu esnada İran Şahı Avrupa’ya üçüncü seyahatine hazırlanmaktadır ve onun yerine naiplik için şehzade Muhammed Ali Mirza Tebriz’den Tahran’a gelmiştir. Bunu fırsat bilen saray mahfili Şehzade Muhammed Ali Mirza’yı kullanarak tüccar ve ulemayı babasının seyahatten dönünceye kadar işlerin takip edilmesi ve yoluna girmesi için fırsat vermeleri konusunda vade almasını ayarlamış ve hatta Şehzade bizzat Ayetullah Behbehanî’nin gönlünü yapmış, kısa süreli bir dinginlik oluşturulmuştur. Ama Ayn’ud-Devle, Tahran valisi Âla’ud-Devle’yle halk arasında çatışma durmuş değildir. Kirman, Meşhed, Kazvin ve Şiraz[18] gibi İran’ın diğer şehirlerinde de rahatsızlıklar gün geçtikçe artmıştır. Bu esnada gerçekleşen en dikkat çekici olaylardan biri de şüphesiz İran’ın borçlandığı Rus bankasının şehrin ortasında virane bir medrese binasıyla eski bir kabristanın arazisini satın alması ve burada banka binası yapmak istemesidir. Burada ilginç olan kabirlerin bozularak burada bina yapılmasına Şeyh Fazlullah Nuri’nin dışında ulemadan hiç kimsenin cevaz vermemesidir. Olayları duyan Necef uleması yaşananlardan rahatsızlığını bildirmiştir. Ayetullah Behbehanî ve Tabatabaî her yerde bu olay hakkında minberlerden halka seslenmiştir. Aslında ulemanın halkın bir kez daha devletle karşı karşıya gelmesi için fırsat bildiği bu olay, Hacı Şeyh Muhammed Vaiz’in halkı tahrikiyle ve banka binasının halk tarafından yıkılmasıyla sona ermiştir. Ayrıca Muzafferuddin Şah’ın bankanın uğradığı zararın karşılanacağını bildirmesi, halk ve ulemayla uğraşmamaları gerektiğini söylemesi de çok ilginçtir. Çünkü halk bu olaydan sonra siyasi ve sosyal olaylar karşısında devletle karşı karşıya gelmekten artık eskisi kadar çekinmemiş ve daha sert tavır almaya başlamıştır.

Küçük Göç

K.1323/M.1905 yılı modern İran siyasi tarihinde bir dönüm noktasını oluşturur. Zira Meşrutiyet devrimi son şeklini bu yıl içinde almış ve İran siyasi ve sosyal hayatı bu yıldan sonra bir daha eski günlerine dönmemiştir. “Muhaceret-i Sagir” (Küçük Göç) olarak adlandırılan, ulema, talebe, tacir ve halktan oluşan bir topluluğun Tahran yakınlarında Şeyh Abdülazim türbesine sığınmasını içeren bu olay Meşrutiyet İnkılabını ateşleyen en önemli olay olarak bilinir.

1905 yılında İran’da, Rus-Japon savaşı nedeniyle şeker kıtlığı yaşanmaya başlamıştır. Tahranlı tüccarın cesareti kırma ve tüccarla daha önce yaşanan olayların intikamını alma hesapları yapan Tahran Valisi Âla’ud-Devle -aslında sadaret makamı sahibi Ayn’ud-Devle-  bunu fırsat bilerek Tahran’ın önde gelen birkaç tacirini falakaya yatırmıştır. Bu yaşananlar halk ve ulemayı aşırı derecedehiddetlendirmiş, halk ve ulemadan oluşan büyük bir topluluk Tahran’da Şah Camiinde toplanmış ve dönemin meşhur vaizlerinden Seyyid Cemaleddin Vaiz-i İsfahanî bu topluluğa devlet aleyhinde çok sert konuşmalar yapmıştır. Bunun üzerine muhalifler ile devlet yanlıları arasında ilk ciddi çatışmalar başlamıştır. Bu olaylar yaşanırken Tahran ulemasının meşhur çehrelerinden Ayetullah Behbehanî ve Tabatabaî bizzat olayların şahidi olarak orada yer almıştır. Sadece dönemin meşhur alimlerinden Şeyh Fazlullah Nuri bu topluluğun arasında yer almamaktadır. Meşrutiyet hareketlerinin ilk rehberleri ve halk üzerinde etkinliğiyle olayları yönlendirenlerin başında Ayetullah Behbehanî’nin ve Tabatabaî’ninbulunduğunu kabul etmek gerekir. Aynı şekilde Ahmed Kesrevî ve Edward Brown gibi yazarlar da bu dönemi değerlendirirken iki Seyyid’in (Ayetullah Behbehanî ve Tabatabaî) meşrutiyet hareketlerindeki rolüne ve etkinliğine değinmektedirler.[19] Daha sonraları Küçük Göç olarak adlandırılan bu olaya katılım günden güne artış göstermiştir. Böyle karışık bir ortamda Muzafferuddin Şah’ın olayların mahiyetinden tam olarak haberi olmamıştır. Rey kentinde Şah Abdülazim türbesinde itiraz için toplanan topluluk ilk önceleri bu gibi hareketlerde tecrübe sahibi olan İslam dünyasında modernleşmenin de bayraktarlığını yapan, Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerine şahit olmuş Osmanlı’nın Tahran sefareti aracılığıyla isteklerini bildirmek istemişseler de Osmanlı Sefareti’nin İstanbul’la yazışmaları sonucu Osmanlı’nın bu olaylara fazla müdahale etmemesi yolunda karar alınmıştır.[20] Daha sonraları meşrutiyet istemlerini dile getirecek olan muhalif topluluğun en önemli istekleri şu başlıklar altında toplanabilir:

1.Tahran valisi Âla’ud-Devle’nin azledilmesi -hakikatte Sadrazam Ayn’ud-Devle’nin de azli.

2.Gümrüklerden sorumlu olan Belçikalı J. Nouz’un azli ve sınır dışı edilmesi.

3.”Adalethane”’nin[21] tesisi ve ülkede İslam hukukunun gereğince icra edilmesi.

Muhalif grubun istekleri Şah ile yapılan temaslar sonucu Şah’ın kulağına ulaşmış ve Şah olayların ardından halk ve ulemanın ihtiramla Tahran’a geri döndürülmesi ve isteklerinin yerine getirilmesi emrini vermiştir. Ayrıca Şah tarafından özel ulakların Şah’ın yazdığı fermanı muhalif topluluğa ulaştırması Küçük Göç’ün bir ay sonra sona ermesine neden olmuş ve topluluk “Adalethane”nin tesisi için Tahran’a geri dönmüştür.[22] Bu arada Tahran valisi vazifesinden azledilmiştir. Tahran’da yaşanan bu olaylar İran’ın diğer şehirlerinde de duyulmuş ve Avrupa basınında da geniş yer bulmuştur. Kesrevî bu hususta “Yaşanan olaylar Avrupa basınında da duyuldu ve ulemayı överek bu olayları gazetelerde duyurdular. Ama Avrupalılar Adalethane’nin tesisini parlamentonun açılışı olarak yanlış anlamışlardı. Olayı ulemanın devlete karşı ayaklanması olarak ele almış ve gazetelerde, İran’da istibdat hükümetinin sona erdiğine, Şah’ın halka özgürlük verdiğine, düşünce ve yazma özgürlüğünün oluştuğuna dair haberlerle duyurarak aslında olayı olduğundan daha büyük bir hadiseymiş gibi algılamışlardır.”[23] diye yazmaktadır. Aslında Kesrevî’nin bahsettiği bu Batılı basının olayı büyüttüğü düşüncesi bilinçsizce yapılmış bir hadise değildir. Zira Batı basını o günlerde Batının İran’daki isteklerini dillendirmiştir. Daha sonra da görüleceği gibi Batılı güçler İran’da ulemayı bir çok sosyal ve siyasi olayların merkezinde görerek ulema üzerinden siyaset yapmak istemişlerdir. Kesrevî aynı zamanda ayaklanmanın başında Meşrutiyet hükümeti ve parlamentonun sözünün dahi edilmediğine değinmektedir ki gerçekten de o dönemde siyasi istemler çok açık ve net değildir. Ayaklanmacılardan ulemaya kadar hiç kimse tam olarak ne istediğini bilmemektedir. Dönemin şairlerinden Bahar ve Emirî’nin şiir divanlarında dahi bu olayların yansıması bu şekildedir.[24] Aslında “Adalethane”nin tesisini istemekle başlayan hareketlerin nasıl olup da Meşrutiyet İnkılabına dönüştüğünü anlamak oldukça zordur. Çünkü olaylar arasında sebep-sonuç bağı bulunmadığı gibi ilk başlarda böyle bir istemde söz konusu değildir. Tarihin bir cilvesi olarak İran’da Meşrutiyet devrimi, bazı araştırmacıların[25]konuya ışık tutmalarını sağlayacak eserleriyle tartışma konusu olsa da Meşrutiyet İnkılabı bu yönüyle hala anlaşılamamıştır. Yabancı basın ve yurt dışında İranlıların yayınladığı gazeteler ve İranlı aydınların etkisi incelenmesi halinde elbette olayların biraz daha anlaşılır olmasını sağlayacaktır.

Şeyh Fazlullah Nuri olayların cereyan ettiği bu dönemde henüz muhalefet saflarına katılmış değildir. Ama aksine onun oğlu babasından yüz çevirerek muhalefet saflarına katılmış ve muhaliflerin yanında yer almıştır. Bu olaylar yaşanırken Şeyh Fazlullah Nuri’nin halk arasında itibarını sarsacak ilginç bir gelişme daha meydana gelmiştir. Kesrevî cereyan eden bu olayı şöyle nakletmektedir: “…Olayların cereyan ettiği günlerde Cuma namazı İmamı Şah’ın damadı oldu. Muakkir’us-Saltana’nın  (Şah’ın Damadı) muhalefet saflarına katıldığı ve Şah’ın aleyhinde konuştuğu duyulmaya başladı. Muzafferuddin Şah Avrupa seyahatine hazırlanırken veliaht Muhammed Ali Mirza (Naib’us-Saltana) Şah’ın naibi olmuş ve verdiği fermanla Muakkir’us-Saltana (Şah’ın Damadı) tutuklanmış ve zorla zevcesinden boşanması sağlanmıştı. Din adamları bu boşanmayı tarafların rızası üzerine yapılmadığını düşünmüş ve bu hanımın başka bir erkekle evlenemeyeceğine hükmetmişlerdi. Bu zorla boşandırılma işi Şeyh Fazlullah Nuri’nin yanında gerçekleştirildiği için o, şiddetle eleştirilere maruz kalmaktaydı. Boşanan kadının Cuma İmamıyla evlendirilmesi de yine Şeyh Fazlullah Nuri’nin nikah kıyması üzerine gerçekleşmişti.”[26] Yaşanan bu olay toplumda saygın bir din adamı olan Şeyh Fazlullah Nuri’nin itibarını oldukça sarmıştır. Ama Şeyh Fazlullah Nuri çok geçmeden muhalefet saflarına katılarak Ayetullah Behbehanî ve Tabatabaî’nin yanında yer almıştır.

Büyük Göç

İran’ın merkezinde yaşanan olaylar diğer bölgelerde halkın, ulemanın ve aydınların dikkatle merkezi takip etmesine neden olmuştur. Bu dönemde bütün İran bir kıvılcımla alevlenecek bir durum arz etmektedir. Özellikle Tebriz’de yaşananlar Tahran’da yaşanan olaylardan hiç de geri kalmamıştır.[27]İran’ın diğer bölgelerindeki ayaklanmalar da temelde Kacar hanedanına karşı olmuştur. Ama ayaklanmacılar Tahran’da olduğu gibi ne istediklerini tam olarak bilmemektedirler.

Küçük Göçün ardından muhalif topluluğun Tahran’a dönmesine rağmen Şah ile ulema arasındaki anlaşma yerine getirilmemiştir. Bu anlaşmanın yerine getirilmemesi için sadaret makamında yer alan Ayn’ud-Devle elinden geleni yapmış ve muhaliflerin isteklerinin yerine getirilmemesinde oldukça da başarılı olmuştur. Bu olayların canlı şahidi, ulemadan Yahya Devletâbadî kaleme aldığı hatıralarında gelişen olaylarla ilgili olarak şöyle yazmaktadır: “Muhalif topluluğun Hazret-i Abdülazim türbesinden geri dönüşünün ardından bir müddet topluluğun önderliğini yapanlar halkın arasında halkın talepleriyle meşgul oldular. Özellikle Seyyid Abdullah (Behbehanî) bugüne kadar amme üzerinde her hangi bir riyasete sahip olmamakla beraber yaptığı çıkışları ve müdahale ettiği şer’i meselelerle halkın kendisinden hoşnutsuz olmasına neden oldu. Bazı ilim ehli ve medrese talebelerinden oluşan bir grup muhalefet hazırlıkları için Seyyid Abdullah’ın yanına gelip gitmekteydi. Seyyid Abdullah’ın böyle bir ortamı yakalamasının nedeni de halk üzerinde daha çok etkiye sahip olabilecek Şeyh Fazlullah Nuri’nin milli heyecanlara sıcak bakmaması ve Atabek’e desteği nedeniyle itibarının biraz azalmış olmasıdır. Bütün bunlara rağmen Seyyid Abdullah için şer’i meselelerin riyaseti müheyya olmuştu. Atabek de bu arada ulemaya yakın davranmakta ve Emirhan Serdar da davetler ve özel ilgiyle ulemayı oyalamayı iyi biliyordu. Böylece kimsenin aklına Şah’ın Adalethane’nin tesisi hakkındaki fermanı gelmiyordu. Devlet ricali bazen bu hususta bir sualle karşılaştıklarında ise devlet ricalinin işlerin hazırlığıyla meşgul olduğunu söyleyerek meseleyi geçiştiriyorlardı.”[28]

Devlette böyle gelişmeler yaşanırken siyasi ricalin ve ulemanın dışında olayların biraz dışında duran sadece ayaklandırılmayı bekleyen İran halkı da Adalethane’nin tesisini istemektedir. Tahran sokaklarında fazla bir hacmi olmayan akşam gazeteleri ve bildirileri aracılığıyla hükümet ve bazen de ulema aleyhinde yayınlar yapılmaktadır. Böyle bir ortamda Şah’ın da kişisel özellikleri göz önüne alınırsa durumdan pek haberdar olduğu da söylenemez. Muhalefetin sabırsız bekleyişini yine ulema bozmuş ve minberlerde Ayn’ud-Devle aleyhine ateşli konuşmalar yapılmaya başlamıştır. Ayetullah Tabatabaî’nin tafsilâtlı ve vezin mektubu dahi Ayn’ud-Devle’yi harekete geçirememiştir.[29] Ayn’ud-Devle’in sarayda düzenlediği şûrada Emir Bahadır, Şah’ın vaat ettiği Adalethane’nin tesisine şiddetle karşı çıkmıştır. Bu şûrada İhtişam’us-Saltana da şiddetle Emir Bahadır’a karşı çıktıysa da değişen bir şey olmamıştır. Halk arasında nüfuzu olan dönemin meşhur vaizlerinden Seyyid Cemal Vaiz-i İsfahanî, Şeyh Muhammed Vaiz ile ateşli hutbeler yaparak halkı galeyana getirmişlerdir. Şah’ın hastalığından istifade eden Ayn’ud-Devle kendi konumunu düşünerek durumu idare etmeyi iyi bilmiştir. Ayn’ud-Devle bütün bu olumsuzluklara bakmayarak muhalefeti azaltabileceği düşüncesiyle 1906 yılında sokağa çıkma yasağı uygulamaya başlamıştır. Bunun üzerine akşam gazetesi çıkaran akşam bildirileri olarak bilinen bildirileri yayınlayan üç kişi yakalanmış ve sürgüne gönderilmek istenmiştir. Yakalanan bu üç kişi Edeb gazetesi müdürü Mecd’ul-İslam Kirmanî, Mirza Ağa Tacir-i İsfahanî ve Rüştiyenin eski müdürlerinden Hacı Mirza Hasan Rüştiye’den ibarettir. Ayn’ud-Devle sadece bu girişimlerle yetinmemiş, ulema tarafından şiddetli eleştirilerin önünü alabilmek için Seyyid Cemal Vaiz’i sınır dışı etmeye teşebbüste bulunmuştur. Üstelik Tahran’ın bir diğer meşhur vaizi Şeyh Muhammed Vaiz’i de ihraç etmek istemiştir. Brown bu yaşananları şöyle nakletmektedir: “…Askerler Şeyh’i yakalamış bir eşeğe bindirerek bir an önce bulunduğu bölgeden uzaklaştırmak istemişlerdi. Ama burada toplanan halk Şeyh’in götürülmesine karşı çıkmış ve askerler onu en yakın karakola götürmek zorunda kalmışlardı. Karakolda tutuklu bulunan Şeyh için karakola yakınlaşan topluluğa yakınlaşmaları halinde ateş açılması emri verilmişti.”[30] Yaşanan olaylardan haberdar olan Ayetullah Behbehanî, oğlunu yanına taktığı birkaç adamla Şeyh Muhammed Vaiz’i kurtarmak için karakola yollamış ve halkın da katılımıyla Şeyh askerlerin elinden kurtarılmıştır. Bu esnada küçük çapta çatışmalar olmuş ve Seyyid Abdülhamid adında bir medrese talebesi askerlerin açtığı ateş sonucu öldürülmüştür. Halkın ölen talebenin cesedini sokak ve pazarlarda ağıtlar eşliğinde gezdirmeye başlaması çatışmaların büyümesine neden olmuştur. Brown’un bildirdiğine göre bu çatışmalar esnasında 15 kişi öldürülmüştür.[31]

Medrese talebesinin öldürülmesinden sonra şehirde huzursuzluk tırmanışa geçmiş ve ağır askeri baskı günleri yaşanmaya başlamıştır. Ulema da bu yaşananlara itiraz için şehirden ayrılmaya karar vermiştir. Kesrevî olaylarla ilgili şöyle yazmaktadır: “…Behbehanî, Tabatabaî ve diğer ulemadan büyükler şehirden ayrılarak İbni Babuvey (Tahran yakınlarında bir yer) olarak bilinen yerde toplanmaya ve kendilerine katılacakları burada beklemeye başladılar. Topluluğa katılmak için yürüyerek gelenlerle beraber topluluk akşama kadar burada bekledikten sonra gece yola koyuldular. Şeyh Fazlullah Nuri gecikmesine rağmen ailesiyle beraber Kehrizek adlandırılan yerde muhaliflere katılmıştı. Ayn’ud-Devle Şeyh Fazlullah Nuri’nin onlara katılmaması için çok uğraştıysa da bu defa olmamıştı.”[32] Daha öncede belirttiğimiz gibi Şeyh Fazlullah Nuri Tahran’ın en önde gelen din adamlarından biridir ve başlangıçta Ayetulah Behbehanî, Tabatabaî ve meşrutiyet taraftarlarıyla arası iyi değildir. Yahya Devletâbadî’nin yazdığına göre bu dönemde Ayn’ud-Devle ile Şeyh Fazlullah Nuri’nin ilişkisi bozulmuş ve Şeyh Fazlullah konuşmalarında onu şiddetle eleştirmeye başlamıştır. Birkaç gün sonra muhalif topluluk Kum şehrine ulaşarak burada ikamet etmeye başlamıştır. Topluluğun Kum’a ulaştığı zaman Tahran’da durum yatışmış ve askerler pazarlar dahil her yeri kontrol altına almaya başlamışlardır. Tahran’daki bu durgunluk zahiren muhaliflerin bastırıldığını gösterse de aslında halk daha büyük bir ayaklanmaya hazırlanmaktadır.[33]

Ulemanın Tahran’ı terk ederek gitmesi halk arasında devlete karşı şiddetle rahatsızlığa sebep olmuştur. (Burada halkın ulemaya desteği ve onların rehberliğine olan itimadını anlamak için İran tarihinde biraz geriye giderek Safevilerin yıkılması, Afganların İran’da hâkimiyeti ve Kacarların kuruluşuna kadar olan süreçteki sosyal ve siyasi olaylara bakmak gerekmektedir.)[34]

İran’da meşrutiyet hareketi de Şii ulema merkezli başlamış ve kontrol ulemanın elinde olmuştur. 1906 yılı Haziran ayı sonlarına gelindiğinde ulemanın devletin uygulamalarına itiraz olarak Tahran’ı terk etmeleri ve Kum şehrine göç etmeleri, halk tarafından devlete karşı muhalefeti had safhaya ulaştırmıştır.

Ayetullah Behbehanî Küçük Göç’ün ardından Osmanlı Sefareti aracılığıyla muhalefetin istemlerini bildirdiği gibi bu defa da İngiliz Elçisine yazdığı bir mektupla İngilizlerin aracılık yapmaları için gelişmelere müdahale etmesini istemiştir. Muzafferuddin Şah muhalefetin isteklerine aslında olumlu bakmakta, kanun ve meclis taraftarı gibi gözükmektedir. Ama sadaret makamında oturan Ayn’ud-Devle şahla aynı şekilde düşünmemekte ve muhalefetin isteklerini elinden geldiğince ertelemeye çalışmaktadır. Islahat taraftarı halk, devletin baskılarına maruz kaldıkları için Tahran’da İngiliz sefaretine sığınmaya başlamışlardır. E. Brown bu dönemde İngiliz sefaretine sığınanların sayısını Times gazetesini esas alarak 13000 kişiden fazla olarak belirtmektedir.[35] Kesrevî yaşananlar hakkında biraz kötümser olarak “…Bu düşünce hamların eseriydi ve evvelleri çok az insandan başkası böyle bir şeyi istemiyordu. Zamanla olaylar büyüdü ve bu hale geldi. Düşünmeden planlamadan işler yapılmaya başladı. Bu arada kimlerin kandırılmadığı nereden bilinsin! …O iki Seyyid (Behbehanî ve Tabatabaî) ve etrafındakiler İran’da devleti değiştiriyorlardı ve kanunların uygulanması için çalışıyordu. Ama bu yaşananlarda adlarının geçmesi istenmiyordu.”[36] diye yazmaktadır. Ulemanın Tahran’dan ayrılmasını müteakip olarak aslında Hacı Muhammed Hüseyin Emin’ud-Darb ve Hacı Muhammed Taki Bankdar gibi şahısların rehberliğinde Tahranlı tacirler İngiliz sefaretine sığınmaya başlamıştır. Bu yaşanan gelişmeler karşısında Ayn’ud-Devle’ye şahsi kin besleyen Şehzade Muhammed Ali Mirza Tebriz’den muhalifleri desteklemekte ve telgraflar aracılığıyla hem Kum’da bulunan muhalifleri ve hem de Tahran’da babasını onları himaye ettiğinden haberdar etmektedir. Bu gelişmeler karşısında İran’ın diğer şehirlerinde de muhalefet dalgası yükselmeye başlamış, Tahran ve Kum’daki muhalifler bu gelişmelerle daha da cesaretlenmişlerdir.

Olayların sonunda İngiltere’nin Tahran büyükelçiliğine sığınan muhalifler İngiliz büyükelçi aracılığıyla şaha ulemanın Tahran’a döndürülmesi, Atabek’in azli, Daru’ş-Şura’nın (Meclis) kurulması, vatan şehitlerinin katillerinin cezalandırılması ve sürgüne gönderilenlerin geri çağrılması gibi isteklerini bildirir bir mektup göndermişlerdir. Kesrevi bu konuyla ilgili olarak İran’da halkın ilk defa açıkça meşrutiyet hükümeti ve meclis istediğini yazmaktadır.[37]

Seyyid Hasan Takizade’nin bu konuda E. Brown’a aktardıkları dikkat çekicidir: “İngiliz büyükelçiliğinde bulunan muhalifler arasında bir komisyon kuruldu ve bu komisyon içinde bazı Batıcı eğitim görmüş İranlılar istişare mercii olarak yer aldı. Bunlar Kum kentindeki Şii ulemayla da irtibat ve ulema da büyük müçtehitler ile istişare halindeydi. Şah Aynu’d-Devle’yi azledeceğini söylediği zaman İngiliz büyükelçiliğinden ayrılmak saflığını göstermek isteyenler olduysa da komisyon bu grupların istibdat hükümetini kökten değiştirebilecek reformlar yapılması gerektiğine inandırdı ve onların büyükelçilikten ayrılmasının önünü aldı. Önceleri Adalethane kurulması yönündeki istekler meşrutiyet hükümeti kurulması yönünde değişti.”[38]

Burada görüldüğü gibi İran halkının meşrutiyet hükümeti istemi son şeklini İngiliz büyükelçiliğine sığınıldığı zaman aldığı ve burada özellikle Batı yanlısı İranlı aydın ve tüccarların halkın tam olarak bilmeseler de Adalethane kurulması isteğini nasıl meşrutiyet hükümeti kurulması istemine dönüştürüldüğü görülmektedir. Bu konuda Şii ulema da meşrutiyet hükümeti düşüncesini desteklese de ulema arasında meşrutiyet hükümetinin ne anlama geldiği ve mahiyeti konusunda bilgi ve tam bir görüş birliği bulunmamaktadır.

Hasta olan şah Muzafferuddin yaşanan gelişmeler karşısında Atabek Aynu’d-Devle’yi azletmiş ve onun yerine sevilen ve özgürlükler taraftarı Mirza Nasrullah Müşiru’d-Devle’yi atamış ve ulemanın Kum’dan Tahran’a geri dönmesini istemişti. Ama halk şaha güvenmiyor verilen imtiyazlara kanmak istemiyordu.

Şahtan bu durumda milletvekillerinden oluşan milli meclisin kurulması, anayasanın yazılması ve Şah’ın bunları desteklemesi istendi. Şah 1906’nın 15 ağustosunda bütün bu isteklere olumlu yanıt verdi ve İngiliz büyükelçiliğine sığınan muhalifler elçilikten ayrıldı.

Kacarların büyüklerinden Azd’ul-Mulk de aynı zamanda yanında Şah’ın adamlarından birkaçıyla Kum’a ulemanın yanına gitmiş ve ulemanın Tahran’a dönmesini istemiştir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !