ŞEYH ŞEHABEDDİN SÜHREVERDİ-HAYATI, ESERLERİ, İNANCI, KIRMIZI AKI

 

Yazı: Kaan DİLEK

 

Akl-ı Sorh (Kırmızı Akıl) risalesi hicri altıncı yüzyılda yaşamış meşhur arif ve filozoflardan Şeyh Şehabeddin Ebu’l-Futuh Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdi’nin (H. 545-587) kaleme aldığı İslam sonrası çeşitli edebiyatlarda da tahakkuk etmiş temsili tasavvufi-felsefi hikayeciliğin bir örneğidir. Bu risale H.659 Muhammed Ali bin Ali Damganî Cacormî tarafından istinsah edilmiş ve Tahran Milli Kütüphanesinde 2412 nolu yerde korunmaktadır. Nüshanın istinsah tarihine dikkat edilirse müellifinin ölümünden sadece yetmiş iki yıl sonra müstensih tarafından yazıldığı anlaşılır. Sühreverdi İran’ın Zencan vilayetine bağlı Sühreverd kasabasında dünyaya gelmiştir. Sühreverd kasabasında dünyaya gelen ve İslam dünyasında tanınan birkaç alimden biriside bu şahıstır. Ayrıca bu kasabada doğan Ebu Necip Abdülkadir Ziyauddin-i Sühreverdi (H. 490-563) ve bu zatın yeğeni olan ve H.539’da doğup       H. 632’de vefat eden Şeyh Şehabeddin Ebu Hafs Ömer-i Sühreverdi de bu bölgenin önemli alimlerindendir. Ebu Hafs Anadolu Selçukluları döneminde Şeyh Şehabeddin Sühreverdi adıyla ün kazanmış Türk-İslam dünyasının önemli simalarındandır. Bu şahıs I. Alâaddin Keykubad döneminde Abbasi halifesinin elçisi olarak Anadolu’ya gönderilmiş ve kendisi aylarca Konya’da ikamet etmiştir. Bizim tercümesini sunduğumuz risalenin sahibi Şeyh Şehabeddin ise İslam felsefe ve tasavvuf tarihinde Şeyh-i Maktul, Şehabeddin-i Maktul veya Şeyh İşrak olarak tanınan İslam felsefesinde İşrakî felsefe okulunun meşhur şahsiyetidir. Sühreverdi H.545 yılında Sühreverd’de doğmuştur. Tahsili için Merağa şehrine giderek Fahr-i Razi’nin üstadı Şeyh Mecduddin-i Ceyli’nin yanında hikmet ve fıkıh usulü dersleri okumuş ve bu ilimlerde önemli dereceler kazanmıştır. Daha sonraları İsfahan şehrine gelerek burada Zahiruddin Kari’nin indinde ilim tahsiline devam etmiştir. İbni Sina felsefesini bütün derinliğiyle kavrayan Sühreverdi’nin o dönem meşhur ders arkadaşları arasında daha sonra felsefeye şiddetle karşı çıkan Fahruddin-i Razi’de bulunmaktadır. Sühreverdi tahsilatına müteakip çeşitli yolculuklar yapmış, bu yolculukları esnasında dönemin önemli mutasavvıflarıyla tanışmış ve onlardan çok etkilenmiştir. Tasavvufa ilgi duymuş ve zamanının çoğunu itikaf, ibadet ve teamülle geçirmiştir. Bu yolculukları esnasında Anadolu ve Suriye’ye gelmiş, Halep’te Selahaddin  Eyyubi’nin oğlu Melik Zahir tarafından ihtiramla karşılanmıştır. Melik Zahir’in Halep’te kalması teklifini kabul eden Sühreverdi’nin düşünce ve inançlarını pervasızca beyan etmesinden rahatsız olanlar, Sühreverdi’yi çeşitli ithamlarla Melik Zahir’e şikayet etseler de bir sonuç alamamışlardır. Bunun üzerine Sühreverdi’yi Selahaddin Eyyubi’ye şikayet etmişler, Suriye’yi haçlıların elinden yeni almış olan büyük komutan S. Eyyubi hem kendi itibarı için ve hem de ulemanın desteğine ihtiyaç duyduğundan Şamat’lı alimlerin şikayetlerini hemen değerlendirmiş, maslahat gördüğü üzere  Sühreverdi’nin cezalandırılması için oğluna telkinde bulunmuştur. Bu telkinler sonucu Sühreverdi H.587 yılında hapsedilmiş otuz altı veya bir başka rivayete göre otuz sekiz yaşlarında Halep zindanlarında sebebi tam olarak bilinmeyen bir ölümle vefat  etmiştir. Sühreverdi’de genç yaşlarından itibaren kendisine örnek aldığı sufilerin piri Hüseyin bin Mansur Hallaç gibi bir akıbeti yaşamıştır. Sühreverdi Hallac’ın birçok sözlerini eserlerinde zikretmiş, ona olan bağlılığını bu nakillerle beyan etmiştir. Sühreverdi’nin Arapça ve Farsça olmak üzere yazmış olduğu ellinin üzerinde eserinden bir çoğu günümüze kadar ulaşmıştır. Güçlü ve çekici bir düzyazı üslubuna sahip Sühreverdi daha sonraları da felsefi metin yazarları ve temsili hikayeciler tarafından da taklit edilmiştir.

Sühreverdi’nin eserlerini birkaç grupta değerlendirebiliriz:

1- Öğretici ve teorik eserler:

Telvihat, Mukavimat, Mutarihat ve Hikmet El-İşrak kaleme aldığı bu dört eser Sühreverdi’nin felsefe teorilerine yer verdiği kitaplardır. Bu eserlerinde Meşşai felsefe onun tefsirleriyle şerh bulmuş bunun üzerine bina ettiği İşrak felsefesi anlatılmıştır. Ayrıca Aristo felsefesi üzerinde yapılan yorumlar ve şerhler Sühreverdi tarafından bu kitaplarda yazılmıştır. Sühreverdi’nin en orijinal eseri şüphesiz Hikmet El-İşrak’tır.

2- Arapça ve Farsça olarak Yazılan Küçük Risaleler:

Sühreverdi felsefe teorilerine yer verdiği eserlerini bu küçük risalelerde daha sade bir dille kısaca özetleme yoluna gitmiştir.

Heyakul’un-Nur, Elvah’ul-İmadiye, Pertuname, Fi İ’tikad’il-Hukema, El-Lumehat, Yezdan Şenaht ve Bustan’ul-Kulub gibi risaleler Arapça ve Farsça kaleme alınmıştır. Zikredilen son iki kitap bazen Ayn’ul-Kuzat Hemedani ve Seyyid Şerif Cürcani’ye atfedilse de bu eserlerin Sühreverdi tarafından yazıldığı düşünülmektedir. 

3- Temsili Tasavvufi Hikayeler:

Sühreverdi bu tür eserlerinin hepsini Farsça yazmışsa da bazen bu kitaplar Arapça’ya da tercüme edilmiştir. Bu eserlerinde vücud mertebelerinde nefsin seyrini ve İşrak’a ulaşan nefsi anlatmaya çalışmıştır. Akl-i Sorh, Avaz-i Per-i Cebrail, El-Gurbet’ul-Garbiye, Lüğat-i Muran, Risale Fi Haleti’l-Tifuliye, Ruzi Ba Cemaat-i Sufiyan, Risale Fi’l-Mi’rac ve Sefir-i Simorg bu tür eserlerinin başlıcalarıdır.

4- Tercümeler, Şerhler ve Tefsirler:

Sühreverdi kendinden önceki filozofların felsefi eserlerine, Kur’an ve hadislere şerhler ve tefsirler yazmıştır. İbni Sina’nın Risaletu’t-Tayr eserini Farsça’ya çevirmiş, yine onun İşarat’ına şerh yazmıştır. Kendisinin telif ettiği Er-Risaletu Fi Hakikati’l-Aşk eseri aslında İbni Sina’nın Er-Risaletu Fi’l-Aşk adlı yapıtından esinlenerek yazılmıştır. Sühreverdi’nin Kur’an’dan birkaç sureyi tefsir ettiğini ve bazı hadislere şerh yazdığını da biliyoruz.

5- Arapça Dua ve Münacat nameler:

Sühreverdi’nin kendisi bu eserleri El-Varidat ve’l-Takdisat olarak adlandırmıştır.

Şemseddin Muhammed bin Mahmut İşrakî Şehrzurî Nezhetu’l-Ervah ve Ravzatu’l-Efrah adlı kitabında üstadı Sühreverdi’nin Farsça ve Arapça risalelerini ve kitaplarını zikretmiştir. Onun verdiği bilgilere göre Sühreverdi’nin kırk dört eseri bulunmaktadır. Ritter’de kendi katalogunda Sühreverdi’nin eserlerine değinmiştir. Yine Şehrzuri’nin listesinde, Ritter’in kendi katalogunda bahsettiği Sühreverdi’nin bazı eserleri ile dağınık halde bulunan kaside ve şiirlerinden bahsedilmemiştir.

Şehrzuri’nin fihristi ve diğer kataloglara göre Sühreverdi’nin eserleri:

1- El-Meşari ve’l-Mutarihat: Bu eser mantık, tabiat ve ilahiyat ilimlerini içermektedir.

2-  Et-Telvihat

3- Hikmetu’l-İşrak: Bu eser iki bölümden oluşmakta birinci bölüm üç risale şeklinde mantık ilminden bahsetmekte, ikinci bölüm ise beş makale şeklinde Sühreverdi’nin felsefi görüşlerini ve inançlarını anlatmaktadır. Bu bölüm şüphesiz Sühreverdi’nin en önemli yazılarındandır.

4- El-Lumahat: Bir özet olarak mantık, tabiat ve ilahiyat ilimlerinden bahseden bir eserdir.

5-  El-Elvahu’l-Meadiye: Bu eser hikmet ilimleri ve felsefi terminolojiden bahseder.

6- El-Heyakulu’n-Nuriye veya El-Heyakulu’n-Nur: Bu kitap felsefi görüşlere yer vererek İşrakî felsefenin anlatıldığı bir kitaptır. Sühreverdi ilk olarak bu kitabı Arapça yazmış ve daha sonra kendisi eseri Farsça’ya çevirmiştir.

7-  El-Mukavimat: Küçük bir risale olan bu eser aslında Sühreverdi tarafından Et-Telvihat kitabının bir zeyli olarak kaleme alınmıştır.

8-  Er-Remzu’l-Mumi: Sühreverdi’nin bu eseri Şehrzuri’den başka hiç kimse tarafından zikredilmemiştir.

9-   El-Mebda ve’l-Mead: Sühreverdi’nin Farsça yazdığı bu esere  Şehrzuri’den başka hiç kimse değinmemiştir.

10- Bustanu’l-Kulub: Hikmetle ilgili bir eserdir. Sühreverdi kendi takipçileri için İsfahan’da bu eseri Farsça olarak kaleme almıştır.

11-  Tevariku’l-Envar: Sühreverdi’nin bu kitabını da Şehrzuri’den başkası zikretmemiştir.

12- Et-Tenkihat Fi’l-Usul

13- Kelimetu’t-Tasavvuf: Sühreverdi’nin bu eseri başkaları tarafından Makamatu’s-Sufiye olarak zikredilmiştir. (Eserin bir nüshası da İstanbul’da bulunmaktadır.)

14- El-Barikatu’l-İlahiye

15- En-Nefehatu’s-Semaviye

16- Levamiu’l-Envar

17- Er-Rakamu’l-Kudsi

18- İ’tikadu’l-Hukema

19- Kitabu’s-Sabr

20- Risaletu’l-Aşk: Farsça yazılan bu eser başka kataloglarda Munisu’l-Uşşak olarak zikredilmiştir.

21- Risale der Halet-i Tufuliyet: Farsça yazılan bu eserde yalnızca Şehrzuri tarafından zikredilmiştir.

22- Risasletu’l-Mi’rac: Dili Farsça olan bu eserde sadece Şehrzuri tarafından nakledilmiştir.

23- Risale-i Ruz-i Ba Cemaat-i Sufiyan: Bu eserin dili de Farsçadır. Hikaye biçiminde kaleme alınmıştır.

24- Risale-i Akl: Bu risale de Şehrzuri’den başka bir katalogda zikredilmemiştir. Eserin dili Farsça’dır.

25- Şerh-i Risale-i Avaz-i Per-i Cebrail: temsili tasavvufi hikaye olan bu eser Farsça’dır.

26- Risale-i Pertuname: Sühreverdi bu eserinde bazı felsefi ıstılahların şerhine değinmiştir. Eserin ana konusu Hikmet ve risalenin dili Farsça dır.

27- Risale-i Lüğat-i Muran: Sühreverdi Farsça yazdığı bu eserinde temsili hikayeciliğin bir örneğini daha sunmaktadır.

28- Risale-iGurbetu’l-Garbiye: Sühreverdi’nin bu kitabı diğer fihristlerde sadece Gurbetu’l-Garbiye olarak zikredilmiştir. Temsili hikayelerin bulunduğu bu eser yapı bakımdan İbni Sina’nın Hay bin Yekzan’ından esinlenerek yazılmış bir eserdir.

29- Risale-i Sefir-i Simorg: Eser Farsça kaleme alınmıştır.

30- Risaletu’t-Tayr: Diğer fihristlerde bu eser Tercüme-i Risaletu’t-Tayr olarak kaydedilmiştir. Sühreverdi’nin kaleme aldığı bu risale büyük bir ihtimalle İbni Sina’nın Risaletu’t-Tayr adlı eserinin tercümesidir.

31- Risaletu Tefsiri Ayat Min Kitabi’llah ve Habere An Resuli’llah

32- Et-Tesbihat ve Da’vetu’l-Kevakib: Sühreverdi’nin bu eseri Şehrzuri’nin fihristinde bu adla yer almakta ama diğer kataloglarda Sühreverdi’ye ait böyle bir risaleden bahsedilmemektedir. Ama Sühreverdi’nin çeşitli risalelerinin diğer kataloglarda toplu olarak bir mecmuada zikredildiği düşünülürse bu eserinin toplu risaleler mecmuasında yer alabileceğini söyleyebiliriz.

33- Ed’iyye-i Muteferrika

34- Da’vetu’ş-Şemsiye

35- Es-Siracu’l-Vehac:

Şehrzuri fihristinde bu eserin Sühreverdi’ye ait olabileceğini söylerken bu noktada emin olmadığını da vurgulamıştır. Şehrzuri bu eseri Sühreverdi’nin bir eseri olarak zikrederken ″Vel-Ezher İnnehu Leyse lehu″(Doğrusu o ki, bu eser onun olmayabilir.) diye de bir kayıt düşmüştür.

36- El-Varidatu’l-İlahiyeBi Tahayyurati’l-Kevakib ve Tesbihatiha

37- Mukatibat İla’l-Muluk ve’l-Meşayih

38- Kitabun Fi’s-Simya

39- El-Elvah: Şehrzuri bu eseri dili açısından bazen Arapça ve bazen de Farsça olarak zikretmiştir. Kanımızca Sühreverdi bu eseri önce Arapça yazmış daha sonra kendisi aynı eseri Farsça’ya çevirmiştir.

40- Tesbihatu’l-Ukul ve’n-Nufus ve’l-Anasir

41- El-Heyakil: Şehrzuri fihristinde bu eseri El-Heyakilu’n-Nur olarak ta kaydetmiştir. Bu eserin dilinin Arapça olduğunu belirtse de bazen aynı eserin Farsça yazıldığını da zikretmiştir.

42- Şerhu’l-İşarat: Farsça olan bu eser İbni Sina’nın İşarat’ının şerhidir.

43- Keşfu’l-Gıta Li İhvanu’s-Safa: Şehrzuri diğer katalogların tersine Sühreverdi’nin böyle bir eserinden bahsetmemiştir.

44- El-Kelimatu’z-Zevkiyyeve Nukatu’l-Şevkiyye: Bu eser Risaletu’l-Ebrac olarak ta bilinmektedir. Diğer kataloglarda yer alan bu eser Şehrzuri tarafından zikredilmemiştir.

45- Risale: İsimsiz bu risale konu itibariyle Ritter’in de belirttiği gibi cisim, hareket, rubibiyyet-i İlahi, mead, vahiy ve ilhamdan bahsetmektedir. Konuları itibariyle bu risalenin Sühreverdi’ye atfedildiği düşünülebilir.

46- Hikmet Bahsinde Küçük Bir Risale: Konusu mantık, tabiat ve ilahiyat olan bu risale Şehrzuri’nin fihristinde yer almamaktadır. Ama Ritter kendi katalogunda bu risaleye yer vermiştir.

47- Kataloglarda, Sühreverdi’ye addedilen ama Şehrzuri’nin zikretmediği birçok manzume de bulunmaktadır. Bu manzumeler konu itibariyle felsefi, ahlaki ve tasavvufi ve dil olarak ta genelde Arapça’dır.

Sühreverdi Öncesi İslam Dünyasında Felsefe ve Düşünce:

El-Kindi’yle başlayıp Müallim-i Sani diye anılan Farabi gibi alimlerle devam eden Meşşai felsefe İbni Sina’yla doruk noktasına ulaşmış, Behmenyar ve Ebu’l-Abbas Lokeri gibi Onun yetenekli talebeleri tarafından da bu felsefe ekolü o dönem İslam dünyasında yaygınlık kazanmıştı. İlk zamanlardan beri Meşşai felsefenin muhalifleri de ortaya çıkmış Aristo’nun felsefi istidlallere dayalı bu ekolüne karşı şiddetle bir karşı koyuş başlamıştır. H. IV. yüzyılda bu felsefe akımına karşı çıkan belki de en önemli ekol Eşari kelam anlayışı olmuştur. Ebu Bekr Bakılanî ve diğer ulema tarafından H. IV. ve V. yüzyıllarda Eşari kelam anlayışı yaygınlık kazanmıştır. H.V. yüzyılda merkezi hükümete sahip Selçukluların ortaya çıkması, batı Asya’da mutlak hakimiyeti kurmaları ve Abbasi hilafetine bağlılıkları bölgede ki emirlikleri siyasi olarak kendilerine ve dini otorite olarak ta Bağdat’a bağlamaları sonucu Eşari kelami anlayış İslam dünyasına hakim olmaya başlamıştır. Nizamiye medreselerinin kurulması ve daha sonraları sırf istidlale dayalı Aristo felsefesi karşıtlığı ve Gazali gibi büyük bir şahsiyetin varlığı bu anlayışın hızla yayılmasına neden olmuştur.

Gazali öncelikle İslami düşünce tarihinin beklide en güzel Meşşai felsefesi özeti kabul edilebilecek Mekasidu’l-Felasefe adlı eseriyle Meşşai felsefeyi ele almış daha sonra kaleme aldığı Tehafetu’l-Felasefe kitabıyla bu felsefi mektebe karşı savaş açmıştır. Aslında Gazali vahiyle çatışan düşüncelerle mücadele etmeye çalışmıştır. Gazali’nin felsefe karşıtlığı Eşari anlayışı veya herhangi bir kelami düşünceyi savunmaktan öte onun tasavvufi eğilimlerinden sonra ortaya çıkmış bir durum olarak değerlendirilmelidir.

Ama Gazali’nin kendisinin de El-Munkiz Mine’d-Delal adlı eserinde gösterdiği gibi artık o, kelami görüşlere felsefi anlayışlardan daha yakın bir konum arz etmektedir.

Yine Gazali yakin ve saadete ulaşmanın tek yolunun tasavvufi anlayışla gerçekleşebileceğini savunmuştur. Bu noktada Gazali istidlalci felsefi anlayış karşısında kazandığı itibarla o güne kadar mütekellim ve fakihler tarafından sıcak karşılanmayan tasavvuf anlayışının da kabul görmesinde en önemli rolü oynamıştır. Daha sonraları İbni Teymiye ve İbni Cevzi gibi alimlerin tasavvuf muhalefetine rağmen medreselere tasavvufun girmesini Gazali gerçekleştirmiştir.

Gazali’yle İslam dünyasında Meşşai felsefe ciddi bir düşüşe geçmiş, ancak Endülüs ve Mağrib’te bu felsefi anlayış hayatına devam edebilmiştir. İbni Bace, İbni Tufeyl ve İbni Rüşd gibi düşünürler bir asır boyunca bu anlayışı savunmuşlar ve İbni Rüşd, Gazali’nin başlattığı Meşşai felsefe karşıtlığının önünü almaya çalışmışsa da bu çabalar doğu İslam dünyasında etkili olmamıştır. Bu noktada İbni Rüşd ortaçağda Aristo felsefesinin en büyük şarihi kabul edilmiştir. Batıda ilgi gören ve takipçilerinin oluştuğu İbni Rüşd ekolü, doğuda ise Gazali ve Fahr-i Razi gibi alimlerin istidlali felsefe karşıtlığıyla oluşan bir ortamda Sühreverdi’nin İşrakî anlayışı ve İbni Arabi’nin tasavvufu kendisine yer bulabilmiştir.

Doğuda H.VI.yüzyılda Gazali’nin anlayışından farklı olarak Sühreverdi’nin İşrakî (aydınlanma) felsefesi ortaya çıkmıştır.

 

 

 

Sühreverdi ve İşrakî Felsefe:

 

Platon’dan gelen Plotinus’la Neo-Platonculuk biçimi kazanan kadim Mısır ve İran felsefi anlayışlarıyla da yoğrulmuş olan İşrakî felsefe asli itibariyle ilham ve sezgi felsefesidir. Bu anlayış tamda sırf istidlale dayalı Aristocu felsefenin karşısında yer almaktadır.

Meşşai felsefe her şeyi akıl yürütmeyle çözeceği anlayışını taşırken İşrakî felsefe sezgi ve ilhama değer yüklemiş ve iç aydınlamanın meselelerin çözümünde öncül olduğunu savunmuştur. İşrakî felsefe mevcudun derin hakikati olarak görülen deruni bir aydınlamanın, ışığın kuramıdır. Bu anlayış Farabi, İbni Sina ve Gazali’de de görülse de bunu en çok kullanan Sühreverdi olmuştur. O felsefi anlayışında Zorunluluğu ve Zorunsuzluğu, illet ve me’lulu, mevcut ve mevcut olmayanı ve arızi olanı, ruh ve cismi v.b. hep bu aydınlanma yada ışık, İşrak anlayışı dediğimiz yorumla anlatmıştır. Sühreverdi’nin İşrakî felsefesinde irrasyonel sezgi-ilham ana dayanaktır. Ona göre bütün varlıklar ve hadiseler bir üst alemde de yazılıdır ve bunları sırf istidlalci akıl yürütme yoluyla kavramak imkansızdır. Mükaşefe bu kavramanın tek yoludur. Mükaşefe de nurlar aleminden insanın kalbine inen bir nurdur. İnsan bu sayede akıl yürütme yoluyla kavranamayacak şeyleri kavrar.

 Sühreverdi’nin İşrakî anlayışında insan mükaşefeyle derece derece karanlıklardan nura yükselmektedir ve yaratıcı Mutlak varlık ise bütün bu nurların Nur’u (Nuru’l-Envar) dır. Kalbi aydınlanmaya başlayan yani mükaşefe ehli insanlar ruhlarını ve kalplerini şeffaflaştırdıkça, mana aleminden feyzlenmeye başlarlar.

 Bunun sonucu yüksek vecd ve İşraka kavuşan ruhtur. Sühreverdi’ye göre sırf akıl yürütme ve istidlalci Aristocu felsefi anlayışla cevherin mahiyeti anlaşılamaz. Mükaşefe ve aydınlanma cevherin mahiyetini kavramaya çalışmanın yolu olacağını düşünür. Yine Sühreverdi’nin İşrakî anlayışındaki orijinallik felsefe ve metafiziğe ait birçok meselenin sınıflandırılmasında bunları mantıkta ele almasıdır. Zira Sühreverdi’ye göre önerme ve tarif çeşitleri kelime oyunundan başka bir şey değildir. Ama Sühreverdi hiçbir zaman gelenekçi kelamcılar, fakihler ve mutasavvıflar gibi aklın dini meseleleri ele almasına karşı çıkmamıştır.

İskenderiye ve Harran felsefi mekteplerinin çeşitli nedenlerle bir müddet İran’da kendine yer bulması sonucu bu topraklar bir süre felsefi anlayışların geliştiği coğrafya durumuna dönüşmüştür.

Sühreverdi’de bu noktadan hareketle Eflatuni felsefenin İran orijinli ikinci kurucusu ve temsilcisi olmak istemiştir.

O düşünceleriyle, telif ettiği eserleriyle düşünce tarihinde önemli izler bırakmış İslam dünyasının değerli  bir şahsiyetidir.

Sühreverdi İbni Rüşd’den yaklaşık yedi yıl önce vefat etmiştir. Tamda o dönemde batı İslam dünyasında İbni Sina’nın Meşşai mektebi İbni Rüşd’ün eserlerinde zirveye ulaşıyordu. Felsefe tarihçileri İbni Rüşd’ün Meşşai felsefesiyle o günün felsefeleri arasında ayırıma gidemedikleri için İslam dünyasında felsefenin bittiğine kanaat getirmişlerdi. Ama doğu İslam dünyası Sühreverdi’nin düşünceleriyle İslam felsefesinin devam ettiğini kanıtlıyordu.

Sühreverdi’nin en önemli eseri ‘Hikmet`ul-İşrak’ bunun en güzel kanıtıdır. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Doğu’nun felsefesi onunla yeniden hayat bulmaktadır.

Sühreverdi’nin eserlerinde üç ana şahsiyetin varlığı görülmektedir:

Hermes(İdris-as.-), Eflatun, Zerdüşt.

Demek ki o dönemde Hermesi(İdrisi) öğretinin bu usulde devam ettiği görülmektedir. (İbni Vahşiye bir rivayete istinaden İşrakî düşüncenin takipçilerini Hermes’in kız kardeşinin soyundan kahinler sınıfı olarak adlandırmıştır.) Diğer taraftan Eflatun ve Zerdüşt’ün düşüncelerinin harmanlandığı Bizanslı Platon’un Rönesans öncesi düşünceleri de doğu kökenli felsefenin varlığını göstermektedir.

Sühreverdi İbni Sina’yla bilgi ve hikmet konusunda ortak düşüncelerini çok iyi idrak etmişti ve kendisi ‘Mantık-i İşrakîyun’ diye bilinen mahfuz defterleri biliyordu. Ayrıca ‘Kitab’ul-İnsaf’ adlı eserden geriye kalmış bilgilere de vakıftı.

İbni Sina’nın ‘Hay Bin Yekzan’ adlı hikayesinde geçen ‘Maşrik’ mefhumuyla Sühreverdi’nin bahsettiği ‘Maşrik’ mefhumu aynı şeyleri ifade ediyordu. O İbni Sina’nın ‘Maşrik’ mefhumunu çok iyi derk etmişti. Öyle ki İbni Sina’dan taklitle ruhani talimler için kaleme aldığı temsili hikayelerde İbni Sina'ya işaretle temcitlerde bulunmaktadır. Ama şunu da iddia etmektedir ki; Onun ‘Kıssat’ul-Gurbet’il-Garbiye’ adlı hikayesi İbni Sina’nın ‘Gurbet’ul-Garbiye’ adlı hikayesinin bittiği sanılan yerden başlıyordu. Sühreverdi’ye göre İbni Sina İşrakî felsefenin temellerini atıyordu. Ama bu konuda başarılı olamamıştı.

Bu yüzden Sühreverdi ‘Hikmet’ul-İşrak’ öğrenmek isteyenleri kendi eserinin mütalaasına davet etmektedir. O İbni Sina’nın bu noktada başarısızlığını şöyle dile getirmektedir:

‘İbni Sina İşrakî sıfatı muhakkak kılan ‘Maşriki’ usul ve esaslara vakıf değildi.’ İbni Sina Sühreverdi’nin ilahi hikmet dediği ve kadim İran filozofları Hüsrevaniler’de tecelli eden bu hikmetten habersizdi.

Sühreverdi bu hususta şöyle yazmıştır:

“...Kadim İran’da Tanrı tarafından yönlendirilen bir grup vardı. Tanrı tarafından yönlendirilen bu grup Mecusilerden çok farklıydı. Ben Nur Usulü olan onların yüksek anlayış usullerini Eflatun ve seleflerinin de şuhud merhalesine ulaştırdığı bu usulleri ‘Hikmet’ul-İşrak’ adlı kitabımda ihya ettim ve bu hususta hiç kimse benim yaptığımdan ötesini yapmadı...”

Sühreverdi’den sonra da takipçileri onun sözlerini delil olarak kullandılar. Molla Sadra Sühreverdi’yi Nur-Zulmet menşei konusunda İran filozoflarının felsefi usul ve düşüncelerini ihya eden (Maşrikiyun mektebinin reisi) olarak yad etmektedir. ( burada Maşrikiyun’dan maksat Eflatun’un önderliğini yaptığı filozoflardır.)

Ebul-Kasım Kazerunî (ölm. H. 1014) şöyle demektedir:

“Farabi nasıl ki Meşşai felsefeyi ihya ettiyse ve bunun için haklı olarak ‘Muallimi Sani’ (İkinci öğretmen) olarak anıldıysa Sühreverdi de İşrakîlerin felsefesini telif ettiği risale ve kitaplarda ihya ve tecdit etmiştir.”

Zamanla İşrakî felsefe taraftarlarıyla Meşşai anlayış arasında ihtilaflar ortaya çıktı.

Sühreverdi meleklerle ilgili Zerdüştlerin ıstılahlarını kendi terminolojisinde kullanmış ve Eflatuni anlayışla yorumlamıştır. Henri Corbin bu noktada şunları kaleme almıştır:

“...Bu (seher aydınlığı, Nur) bizleri gerçek kaynak noktası olan asli aydınlığa yönlendirmektedir. Sühreverdi kendisinde meydana gelen müşahedeyle hakiki İşrak kaynağından sır perdesini aralamaya çalışmıştır. Bu (celal nuru)’nu Avista Khorneh(Horne) olarak adlandırmıştır. Khorneh (celal nuru) Mezdai inançta, insan üzerine felsefelerinde de yaratılışın aslına işaret etmektedir. O nur bütün nurların kaynağı aynı zamanda her mevcudun hakiki vücudu ve hayat zincirinde her bir varlık arasında ahengi kuran varlıktır. Bu düşünce Sühreverdi’de Nur’ul-Envar olarak yansımıştır. Onun kahir kudreti ondan ortaya çıkan her varlıkta ışıldamaktadır. Sühreverdi bu mutlak kudret ve zaferi ‘Envar-i Kahire’ yani melekuti ve hükmeden kudretli nurlar(Mikaili nurlar) olarak adlandırmıştır.

İlk melek olarak nurun varlığı Nur’ul-Envar’ın varlık üzerindeki galibiyeti ve sultasından kaynaklanmış ve Sühreverdi onu Zerdüşti deyimiyle ‘Behmen’ olarak zikretmiştir.”

Allame Muhammed İkbal Lahuri Sühreverdi’yi temcitle ve İşrak felsefesiyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir:

“...Erdmann, Farabi ve İbni Sina’dan sonra İslam felsefesinin düşüşe geçtiğini ve şüpheciliğin önem kazandığını söylemektedir. Ama Erdmann Müslümanların kendi felsefi eleştirisiyle Yunan felsefesini reddettiğini ve Eşari anlayışı ikame ettiğinden yine İslam dünyasında felsefi yapılanmaya gidildiğinden habersizdir. Sühreverdi’nin ortaya çıkmasıyla yeni felsefi anlayış İslam felsefesine canlılık kazandırmıştır.”

Sühreverdi, Muhammed Zekeriya Razi, Ebu Hamid Gazali ve bazen İsmaillilerde de görülen kadim düşünce geleneğini İslami ilahiyat ve İslam mütefekkirlerinin felsefi anlayışlarıyla kaynaştırmayı başarmıştır.

 

Sühreverdi’de Felsefi Anlayış ve Tasavvuf:

 

Sühreverdi’nin daha önce zikrettiğimiz kadim İran’lı bir topluluktan bahsetmesi ve ruhani bir silsileye işaret etmesi oldukça önemlidir. Ona göre ‘Sonsuz Kaynak’ kadim Yunan düşünürlerinden (Sokrat, Pisagor ve Eflatun öncesi filozoflar) Zunnun Mısri ve Ebu Sehl Tusteri’ye ulaşmış ve diğer taraftan kadim İran hikmeti Ebu Yezid Bestami, Hallaç ve Ebul-Hasan Harkani gibi sufilerce intikâl edilmiş ve bu iki akım İşraki tasavvuf anlayışında birleştirilmiştir.

Bu noktada İslam dini din olarak sadece teşrii ve zahiri bir anlayışla yorumlanırsa Sühreverdi’nin bu görüşleri bir tür isyan ve yozlaşma sayılabilir. Nitekim bazı müverrihler, İsmaili görüş sahipleri ve Şii mutasavvıflar Sühreverdi’yi bu noktayı nazardan değerlendirmişlerdir. Ama Sühreverdi İslami anlayış içinde, daha derin bir bakışla değerlendirilirse durum farklı olacaktır. Sühreverdi’nin düşüncelerinin şekillendiği dönem de çok önemlidir. İslam dünyasında Meşşai anlayış düşüşe geçmiş ve felsefe neredeyse bitmek üzeredir. Medreselerde sadece mantık okutulur hale gelmiştir. Çeşitli nedenlerle tasavvufi anlayış güç kazanmış, medreselerin programlarına dahil olmaya başlamıştır. Sühreverdi’nin anlayışı bu noktada bir taraftan İbni Sina’nın felsefesiyle ve diğer taraftan İbni Arabi’nin tasavvufi görüşleriyle yoğrulmuştur.

 

Sühreverdi’nin İnancı:

 

Sühreverdi hikmet kitabının mukaddimesinde de belirttiği gibi inanış açısından Mecusi dualizm ve Manici ilhadi düşünceden bizar bir şekilde kendisini tamamen bunlardan arındırır ve onları şiddetle eleştirir.

Şöyle yazmaktadır:

“.... Nur ve Zulmet’ten kastımız kafir Mecusiler ve mülhit Manicilere nispet edilen saneviyet(dualizm) değildir. Kastımız başka bir şey için temsildir.....”

Sühreverdi defalarca bu tip ithamlara maruz kaldığı için böyle bir mukaddime yazmayı uygun görmüş ve kendisini bu ithamlardan korumaya çalışmıştır. Yine kendisinin de işaret ettiği gibi mezhep olarak hakikati arayan ve ayin olarak aşka inanan bir şahıstır. Fıkhi ekol olarak ta Şafi mezhebinden olduğu bilinir.  O bütün felsefi düşünüşleri, disiplinleri Allah’a yakınlaşmak için vesile olarak görmüştür, hedef olarak değil.

Sühreverdi tabii olarak bu düşüncelerle avam’un-nas’ın yarattığı din pazarında kendine yer bulamamıştır. Sühreverdi’ye göre ilahi dinlerin hepsinde tek hedef vardır o da insanın ulaşabileceği en yüksek kemal noktasına ulaşması yani Halifet’ul-Kübra olarak yaratıcıya yakınlaşmaktır.

Kutbuddin Şirazi, Sühreverdi ve onun eseri ‘Hikmet’ul-İşrak’ için şunları yazmıştır:

“....Sühreverdi acayibler ve garayibleri kendisinde toplayan bir eser vücuda getirmiştir. Hacminin az olmasına bakmayarak birçok ilmin anahtarını barındırmaktadır. Adı çok büyüktür. Şevket ve makamı da uludur. Vazıh burhanlarla doludur. Öyle ki ilahiyat babında ve Hakk’a ulaşma konusunda bu geniş yeryüzünde ondan daha iyi, daha şerif ve nefis bir başka eser yoktur.”

Sühreverdi düşüncelerinde ve kullandığı ıstılahlarda kadim hikmetten oldukça yararlanmıştır. Onun ‘Nur’ul-Envar’ dediği İranlı hekimlerce ‘Behmen’ olarak adlandırılmıştır. Zerdüşt’e göre ilk yaratılan ‘Behmen’ dir. Daha sonra sırayla Ordibeheşt, Şehriver, İsfendarmoz, Hordad ve Mordad vb. gelmektedir. Sırayla birbirlerini vücuda getiren bunlar aynı bir lambadan yakılan diğer lambalar gibi teşbih edilmektedir. Nasıl ki yanan bir lambadan başka lambaların yakılması ve ilk lambanın bundan herhangi bir şey kaybetmemesi gibi.

Avista’da adları geçen bu başlatıcılar ayrı ayrı alanlarda taksim edilmişlerdir. Hikmet’ul-İşrak’ta ise bunlar Envar’ul-İsfehbediye olarak anılmaktadır. Eflatuni felsefede El-Mesel’ul-İlahiyye, Meşşai anlayışta Ukul’u Aşere olarak olarak zikredilmektedir.

Hikmet’ul-İşrak’ın ıstılahlarında başlatıcılar –Tılsım- ve maddi nevileriyse o Tılsım’ların ‘Senem yada Put’u olarak adlandırılmıştır.

 

Hikmet’ul-İşrak’ta Coğrafi Temsil ve Semboller:

 

Sühreverdi tarafından kaleme alınan ister sembolik hikayeler, isterse felsefi eserler olsun onları anlamak için Sühreverdi’nin ikame ettiği bazı ıstılahları iyi algılamak gerekir. Zira kilit nokta olan Hikmet’ul-İşrak’ın coğrafi temsil ve sembollerini anlamak Sühreverdi’nin yazdığı her eserde mefhumları yerine oturtabilmek için zorunluluk arz etmektedir.

İşraki anlayışın dayandığı felsefe ve tasavvuf alanında ki coğrafi ıstılahlar arasında özellikle ‘Maşrik’ ve ‘Mağrib’ mefhumları metinlerde can alıcı noktayı oluşturmaktadır. Yani bu disiplinde Maşrik sırf nur dünyası yada mukarreb meleklerin alemidir. Bütün madde ve karanlıktan arınmış aynı zamanda sonsuz ve görülmeyendir. Mağrib’ten kastedilen ise karanlıklar yada madde alemidir. Mağrib görünen eflak ve nurla zulmetin kaynaştığı noktadır. Böylelikle arzi ve ufuki çizgi maşrikten mağribe(doğudan batıya) kaim bir hal arz etmektedir. Yani mağrib, arzi vücud olmakta ve orada madde galip gelmektedir. Orta mağrib nucumların eflakıdır ve gerçek maşrik görünen gökyüzünden daha üstündür. Ayrıca görünmez ve sonsuzdur. Maşrik ve mağrib arasında ki sınır Aristo sisteminde olduğu gibi kamer feleği olmayacak, sabitlerin ve ilk muharrikin yeri olacaktır. Müneccimlerin mütalaa ettiği eflak mağribten bir bölüm ve envar alemine yakınlığıyla da daha paktır. Burada henüz madde vücuda gelmemiş ve halis melekuti cevherlere ait kemalat ise burada görülmemektedir.

Bir başka İşraki hikmetin özelliği de Aristocu sistemde bulunan feleğin altında yer alan eflakın bulunmamasıdır. İşte Sühreverdi bu noktada ne zaman maşrik, mağrib ve doğan güneş yada batan güneşten bahsetse bunları yukarıda anlatılan sembol ve temsil coğrafyasında ki anlamlarıyla algılamak gerekmektedir. Buna en güzel örneklerden biri Sühreverdi’nin kaleme aldığı ‘Gurbet’ul-Garbiye’ adlı temsili kıssadır ki burada ceset haldeki insan ‘gurbet’ sembolüyle anlatılmış ve bu insan mağribe sürülmüştür. Bu eserinde Sühreverdi Giyrevan şehrinde kuyuya düşmüş insan tabirini kullanmıştır. Bilindiği gibi bu şehir İslam dünyasının batısındadır. İnsanın yola çıktığı ve tekrar oraya dönmeyi arzuladığı asli yer ise Yemen’dir. Lügat bakımından manası sağ taraf olan yemen nurlu maşrikin temsilidir. İnsan bu nurlu mekandan ayrılmadan, madde alemine düşmeden önce bu melekuti alemde melekler gibi menzile sahiptir. Sühreverdi’den önce de İbni Sina İşrak hikmetinde bu coğrafi temsil ve sembollere ilgi duymuş ama onları Sühreverdi’den daha az bir dikkatle kullanmıştır.

Sühreverdi’nin Kımızı Akıl(Akl-i Sorh) adlı temsili hikayeside yine İşrak hikmetinin coğrafi temsil ve sembolleriyle anlaşılabilecek bir hikayedir. Eserin adından anlaşılacağı gibi akıl kırmızılığa mevsuf  edilmiştir.

Sühreverdi’nin burada kırmızılıktan kastettiği hem güneşin doğarken maşrikte ve hem de batarken mağribte meydana gelen kızıllıktır. Zira hem güneş doğarken hem de batarken kızıllığın bir kısmı karanlığa ve diğer kısmı aydınlığa sahipken kırmızılık karanlık ve aydınlığın(nur ve zulmetin) ortasında yer almaktadır. Böylece Sühreverdi aklı bu kızıllığa teşbih ederken aklın cevherin hakikatini kavramakta kullanılacak bir araç olmadığı inancını desteklemekte ve onun daima her durumda hakikatleri kavramakta son nokta olmayacağını söylemektedir. Akıl İşrak hikmetinin coğrafi temsil ve sembollerinde maşrik ve mağribin ortasında yer almaktadır.

Sühreverdi felsefi anlayışını müşahede üzerine kurmuştur. Şuhudun neticesi üzerine felsefi delillendirmeleri ikame etmiştir. O müşahedesinin ötesinde başka bir şey üzerine felsefe yapmamıştır. Başka mutasavvıfların da söylediği ‘bizler vasıl olarak geldik fasıl olarak değil’ sözünde ki vasıllığın delille olursa daha sağlam olacağından hareketle, Sühreverdi müşahedelerini felsefi temellere dayandırmaya çalışmıştır.

Onun bu temsili hikayesi yaratılışı ve merhalelerini insana dair mertebeleri ve halleri sorgulayan tasavvufi bir hikayedir. Sühreverdi tasavvufi anlayışını İbni Arabi’ye ve felsefi görüşlerini İbni Sina’ya yakınlaştırmaya çalışmıştır. İslam dünyasında bir edebiyat türü olarak değerlendirilen temsili tasavvufi hikayecilikte Sühreverdi dikkate şayan bir şahsiyettir. Sühreverdi bu hikayesinde de Zal, Rüstem ve İsfendiyar gibi kadim İran karakterlerinden yararlanmıştır. Attar, Mevlana gibi mutasavvıf ve edib şahsiyetlerle Beyazıd –ı Bestami, Harkani ve Hallaç gibi ariflerde Sühreverdi’nin değindiği İran’lı Hüsrevani hekimlerden bahsetmişlerdir.

Attar Esrar name adlı nazım eserinin bir bölümünde yazdığı şiirle Bestami’ye atıfla bu bahsettiğimiz Hüsrevani geleneğe işaret etmektedir. İslam tasavvufu içinde ayrıca incelenecek Mitraist etkiler bazı konuların daha anlaşılır olmasında oldukça yararlı olacaktır.

Ama unutulmamalıdır ki Sühreverdi ve onun düşüncelerini en iyi anlatan ve kendisinin de bu konuya dikkat çektiği ve birçok şerhinin yazıldığı eseri Hikmet’ul-İşrak onun hakkında yapılacak çalışmalarda incelenmesi gereken ilk kitap olacaktır.

 

Aşk öyle bir sırdır ki Cebrail ona mahrem değil,

Aşk öyle bir remizdir ki onu hak edenden başkası hem dem değil...

 

 

Yorum Yaz